Şeyh Bedrettin

Yaşlanıyorum. Çocuklar, değişen hayat, zaman, yüzüm, yüzler, yüzümdeki izler, gidenler, yeni gelenler, sanki henüz gelmişler, meğer epeyce dünyada gezinenler, bunun farkındalığı vesaire hissettiriyor yaşlandığımı bu tamam da ben en çok başka şekilde anlıyorum yaşlandığımı. En çok bir dönemin kapanıyor olmasından anlıyorum ben yaşlandığımı ve bunu da en çok çocukluğumu, gençliğimi geçirdiğim sanatçıları birer birer kaybettiğimizde hissediyorum.

Barış Manço, Cem Karaca, Fikret Kızılok, Müşfik Kenter, Adile Naşit, Hulusi Kentmen ve daha niceleri… Onların ismi, sesi anında onlarla yaşadığım zamanın içine alır beni, sırf kendileri değildir artık hatırladığım, onlarla eşleşen koca bir dönemdir zihnime üşüşen ve geri dönülemez özlemin etkisiyle kalbimi titreten. Çocukluğum, ailem, arkadaşlarım, ilk gençliğim, lise, üniversite yıllarım, unuttuklarım ile elele veren unutamadıklarım…

İşte gene yaşlandığımı hissediyorum bugünlerde. Zira bana bir dönemi anlatan bir insanı daha kaybettik.

Üniversiteydim. İstanbul Tiyatro Festivali vardı. Bir anda apar topar oyuna götürdü arkadaşlarımdan birileri. Şeyh Bedrettin Destanı oyunun adı. Hakkında çok şey bilmiyorum, sadece Nazım Hikmet’in yazdığını biliyorum ve çok iyi olduğunu duyuyorum oyunun. Sınavdan çıkmışım o gün, üstelik ders çalışmak için sabahlamışım. Yorgunum, inşaallah bu yorgunluğuma değer diyorum. Yerime oturuyorum, ışıklar kapanıyor, birkaç renkli loş ışık kalıyor ancak. Ben klasik bir tiyatro oyunu bekliyorum ya, herhalde birazdan sahneyi ışıklar aydınlatacak diyorum. Derken karanlığın içinden, nereden geldiğini bilmediğim biçimde kuvvetli ve tok bir ses duyuluyor, ardından heybetli bir görüntü seyircilerin arasından ortaya çıkıyor: Tuncel Kurtiz!

TUNCEL KURTIZ VEDAT ARIK 09.11.2012

İşte ben onu bu şekilde tanıdım. Ne zaman Tuncel Kurtiz dense o tok ses ve o heybetli görüntü zihnimde yeniden canlanır. Ve gene ne zaman bu ismi duysam, o ismin peşine takılan onlarca anı zihnime üşüşüverir.

Ardından Selim yeni doğmuşken ve ben o sıralar henüz tv izliyorken bir dizi başladı: Hacı. Başrolde Tuncel Kurtiz, hevesle izledim! Derken çok sürmedi, dizi bitti. Zaten benim de ondan sonra tv, dizi izleme dönemim bitti. Sonra Moskova’ya taşındık, orada bir sesle tanıştım; Sema Moritz. Efsane kadınlar albümü sayısız kez dinlediğim bir albüm oldu o sıra. Araştırıyorum merak edip Sema’yı, bakıyorum, Tuncel Kurtiz’le çalışmışlar, hatta Şeyh Bedrettin Destanı’nda bile biraradalar.

tuncel-kurtiz-her-gun-otobuse-biniyor--201354

En son NTV’nin çok sevdiğim belgeselvari programlarından birinde rastladım ona. Tuncel Kurtiz ve Dostları’ydı program. Keyifle izlerdim. Üstelik çok sevdiğim yerlerde, Kaz Dağları civarında bir evi vardı ve dostlarını orada ağırlıyordu. Derken ailecek müptelası olduğumuz o belgesel: Life! Gene NTV’de ilk kez yayınlandığında Tuncel Kurtiz vardı fonda. Sonra bitti!

O çok bahsedilen Ramiz Dayı’yı bilemedim ben. Dizi, tv izleyemez olmuştum zaten. Ebussuud Efendi’yi de bilemedim, zaten bu ismi de, bu rolü de ölümünden sonra öğrendim. Yaşamın Kıyısında filmini de henüz izleyemedim.

Sonra ansızın gitti! Geriye Şeyh Bedrettin Destanı kaldı, heybetli görüntüsü ve sesi kaldı, Life kaldı, Kaz Dağları ve Hacı kaldı. Ve duyduğumdan beri boğazımda takılı bir yumru kaldı.

Vefatından sonra iyice okudum hayatını. En çok ‘Kolayı zor, zoru kolay yaşayan adam’ adıyla yayımlanan o yazı aklımda kaldı. Bir de benim sıradan bir iş yapar gibi gittiğim o tiyatronun meğer ne zorlu yıllara, ne zor zamanlara denk geldiğini okuduğumda sarsıldım. Sadece iki kez sahnelenmiş o oyun. Viyana’da Fikri Sağlar oyunu izleyip, Tuncel Kurtiz’e istediğiniz birşey var mı, deyince  bizi festivale çağırın, diyor O da ve oyun ancak o şekilde sahneleniyor. Ondan sonra da Tuncel Kurtiz bazen keyfi, bazen mecburi seyyahlığını bırakıp Türkiye’ye yerleşiyor.

Tuncel Kurtiz (2)

“Aynı yerde hiç uzun zaman kalamadım. Bir Çingenelik var bende herhalde, gezmesini seviyorum. Hiçbir zaman planlı çalışan bir adam da olmadım. Bir derenin içinde bir kayıktayım, bir oraya vuruyor, bir buraya vuruyor. Ama Edremit’in o dağ köyünde yaşamak hep vardı aklımda.”

Kim bilir, yazı dediğiniz, belki de çocuklukta nakşoluyor insanın alnına, diyor röportajı yapan Ebru Çapa. Zira ömrü boyunca sürekli yer değiştiren Tuncel Kurtiz, babasının görevi dolayısıyla, ilkokulu bitirene kadar Kırıkkale, Reşadiye, Kandıra, Posof, Ayvalık, ABD’de Ann Arbor, Michigan ve Detroit’i dolaşmış bir çocuk. Daha sonra New York, Silifke, Tarsus, Edremit, İzmir, Gediz, Lise’de İstanbul Haydarpaşa… ardından sürekli bir yerdeğiştirme; Almanya, Avusturya, İsveç vesaire…

Okudukça birşeyin daha farkına vardım; Bazen seyyahlığın bir çocuk için zulüm olabileceğini düşünüp, üzülüyorum. Oysa sırf Tuncel Kurtiz örneğine (ki daha başka pozitif örnekler de var) bakınca bile görüyorum ki;

“Seyyahlık bir çocuk için zulüm değil, aksine büyük bir ikram ve zenginlik olabilir.” Yani, dilerim…

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Comments are closed.

Animated Social Media Icons Powered by Acurax Wordpress Development Company