Ayın Blogu: Sinema… Şiddetli Tavsiye!

Blog yazmayı bıraktığım zamanlardı. Kendime çekilmiştim. Derken blogdan tanıdığım Hilal arkadaşımdan bir e-posta aldım. Bir blog yazısı göndermişti bana. Konu zaten o sıra içinde kaybolduğum ve her dem sevdalısı olduğum sinemaydı. Heyecanla açtım. Başka tür bir uyanış ve bakış belirdi içimde. O yazı blog yazmanın faydaları konusunda beni  yeniden düşünmeye sevk eden ve bu konuda hararetle atağa geçiren yazı oldu işte.

Gazetede, televizyonda, sosyal medyada reklamlı yahut reklamsız işlenen her türlü bilgi şüphe içeriyor, öyle değil mi? Gazetede bir yazı okuyoruz mesela, basit bir konu: diyelim kahvenin faydalarını anlatıyor. Okuyorum ama bir yandan da düşünüyorum, kim bilir neye, kime, hangi şirkete hizmet ediyor bu yazı. Nitekim öyle, çoğu şey hesaplanarak ve tasarlanarak medyaya konuluyor. Kahve satışları düşen şirket bir anda böyle bir yazıyı yayıma koymak istiyor olabilir mesela. Bob Dylan’ın dediği gibi; medyaya ancak aptallar inanır. Ve bunu da hep ciddi konular olarak ele almamak lazım. Çok masum, çok zararsız görünen şeylere bile her daim şüpheyle yaklaşmak lazım. Hele hele kalıba bakıp da; şu çok aydın, bu çok dindar yanılgısına hiç düşmemek lazım. Modern dünyanın en büyük yalanı olan reklamla yaşayan bir sistemden dürüstlük beklemek ne kadar doğru düşünmek lazım. Bunlar komplo teorisi de değil, bilakis öteki türlü safi inanış Dylan’ın dediği gibi aptallık olur ancak. Arka planda safi dimağlara işlenmek isteyen onlarca mesaj olduğunu düşünmek tam aksine gerçek! Uyanık olmak lazım. Medyaya tümden teslimiyetten, önümüze her konanı düşünmeden içimize, zihnimize, kalbimize indirmekten korusun Allah bizi.

İşte o yazıyı okuduktan sonra böylesi düşünce bulutcukları dönüp durdu aklımda. Düşündüm; blog yazan kişi kendi tecrübelerini, fikirlerini kendi yaşanmışlığından damıtıp yazıyor çoğunlukla. Bu yüzden bloglar değerli. Ve bu yüzden reklam içeren blog yazılarının kıymeti daha az benim gözümde ve ben de uzak durmak istiyorum reklamdan. Zira samimiyeti silip süpürüyor reklam. O bloga olan inancı ve güveni de zedeliyor. Çıkar, reklam samimiyet değil itici bir mekaniklik ve soğukluk katıyor girdiği ortama. Bir yazı var, acaba içtenlikle mi yazılmış, yoksa bir kaygıyla mı? Yazmak için yazmayı da geçiyorum o ancak samimiyet sorunu olabilir ama reklam için yazmak bende böylesi duygular uyandırıyor. Kendi reklam denemelerimde kendimden midem bulanıyordu adeta. Tabii reklam için yazmayı tercih etmek herkesin kendi bileceği iş. Ben samimiyet, inanç ve güvenden bahsediyorum. Ve bloglar kıymetli derken samimiyetle yazılan blog yazılarını kastediyorum.

O gün bana gelen blog yazısı içtenlikle, tecrübeyle ardında hesap olmadan, fayda için yazılmış bir yazı gibi geldi bana. Zira ben çok faydalandım, özellikle ilk listeden. Muhtemelen pek çoğunuz gördü o yazıları. Ancak -iyi bir şey öğrendiğin zaman bunu hemen başka insanlarla paylaşmalısın- diyen Küçük Ağaç gibi ben de paylaşmak istiyorum gene de. Üstelik iyi bir şeyi paylaşmak ve desteklemek, hem o iyiliği yapan insanı şevklendiriyor, hem de iyiliğin katlanmasına ve çoğalmasına vesile oluyor. Ben beni yeniden blog yazmaya iten o yazıyla tanışınca ilk iş bu blogu koymak istemiştim buraya.

Bir sinema eleştirmeninin; Burak Göral’ın blogu: Bir Film Sevdim. Çocuğunuz 12 yaşına basmadan izlemesi gereken filmler listesini yayımlıyor. Yazı beklediğinin çok üstünde ilgi görmüş, hak ediyor. Şükürler olsun iyi şeyler çabuk yayılıyor, bu da iyiliğin gücü. Dilerim bu ilgi bu güzelliği artırsın, kendiliğinden akan bu bilgi aynı sıcaklıkla ve samimiyetle devam etsin, aksi uzak olsun.

O filmleri seçerek izletiyorum şimdi çocuklarıma… Birkaçını izlemiştik ama böyle sistemli olunca ve işe yarar filmleri bilen birinden duyup ve içerikleri konusunda farklı bir fikirlere sahip olarak izlemek harika oluyor. Charlie Chaplin’i izletmiştim zaten çocuklara, ki çok seviyorlar. Yumurcak’ı da bu vesileyle izlettim bayıldılar.

Yeni bir şeylere girişmekte çok zorlanırdı Selim. Yeni bir aktiviteye, değişik bir okul gününe, bir kursa, klübe katılmaya… Karate Kid’i izledi mesela. Korkusunun üzerine giden çoçuğu görünce ben de korkularımın üzerine gideceğim, dedi. Basketbol klübüne girdi, yüzmeye de gireceğim diyor ki yüzmeyi çooook sevmesine rağmen evet demiyordu korkusundan. Oz Büyücüsü’nü izlediler, insanın aradığı şeyi, gücü dışarda değil içerde; içinde bulabileceği konusunda bir fikir geliştirdiler. Büyüleyici, sıcak, tatlı Mary Poppins, E.T (dış görünüşü farklı olanın ürkütücü demek olmadığı, kalplerle arkadaşlık ve dostluk kurulduğu), Kırmızı Balon, Neşeli Günler… müzikallerle tanışmak ve sevmek… Kısaca harika bir liste bu. Hala duymayanınız varsa şiddetle tavsiye ederim Burak Göral’ın izlenmesi gereken yazı serisini…

MPW-55469

Bir tavsiye: filmleri mutlaka önceden kendiniz izleyin. Çocuğunuza uygun mu, değil mi gene siz karar verin. Sadece içerik, mesaj vs. olarak değil, her çocuğun ilgisi, ihtiyacı, kaygısı farklı oluyor. Ve her şey herkese eşit derecede uymuyor! Sonuçta tek tip insan modeli değiliz. Evet bu liste iyi ancak gene de her iyi şey herkese tıpatıp uymuyor. Çocuğunuzu en iyi siz tanırsınız, siz belirleyebilirsiniz neticede uygun olup olmadıklarını. Ben hepsini tıkır tıkır izletemiyorum zira uygun zamanı da bekliyorum.

Uygun  bulduğunuz filmi çocuklarınızla birlikte izleyin. Ve film bitiminde mutlaka film hakkında karşılıklı konuşun. Hem ailevi tatlı bir konuşma ortamı oluyor, hem de herkesin zihninde, kalbinde oluşan farklı farklı duygular ortaya çıkıyor, şaşırtıcı bir ortam oluşuyor. Dikte edici değil hakiki paylaşımcı olun, bir onları, bir kendinizi gerçekten dinleyerek tartışın.. Sıranın bir an önce size gelmesini bekleyerek dinlemek değil yani. Çocuk dünyasındaki düşünceler çok safi, çok aşkın… bizim düşündüğümüzden çok daha başka çıkarımlarda bulunabiliyorlar, çok keyifli oluyor onları da dinlemek.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Comments are closed.