Muhabbet

Dilimizde çok güzel kelimeler var. Ağzımda bir damla has bal gibi lezzetle, çok severek çevirdiğim güzel kelimeler bunlar. ‘Muhabbet’, ‘Gönül’, ‘Vuslat’, ‘Hasbihal’, ‘Samimiyet’, ‘Öz’ gibi… Bunların pek çoğunun batı dillerinde bir karşılığı yok. Hatta bazılarının hiçbir dilde karşılığı yok. Mesnevi derslerinde duymuştum; Yahya Kemal’in Vuslat adındaki şiirini bir üniversite için İngilizce’ye tercüme etmek gerekmiş. Ancak dil bilimciler vuslat kelimesinin karşılığını bulamıyor. Bir üstada gidip durumu izah edince, üstat; vuslat, vuslat olarak çevrilsin diyor. Biraz da bizim kendi dilimizi ve dahası kendimizi küçük görmelerimize bir örnek bu ama ben daha çok, beni üzerinde düşünmeye sevk ettiği için seviyorum bu kıssayı.

Muhabbet de böylesi bir kelime. İçinde sıcaklık, yakınlık, sevgi, ilgi, sahicilik gibi pek çok hoş duygu barındıran ışıklı ve en önemlisi kalbe dokunan bir kelime. Ve bu kelime son dönem okuduğum/dinlediğim nice şeyden sonra bambaşka, çok güçlü bir etki bırakıyor üzerimde. Şöyle ki;

by delianne (36)

“Kainatta büyük bir muhabbet vardır ve biz o muhabbete talibiz.”

.

by delianne (59)

“Sen muhabbetle, muhabbet için var edildin!

.

by delianne (40)

“İnsan süfli aleme ait değildir, ulvi aleme aittir. Bu dünyaya gönderildi ama sadece muhabbeti tahsil etmek için.”

.

by delianne (6)

Bu muhabbetle ‘Bilmek, bulmak ve olmak’ için… Kısaca ham iken muhabbet ateşinde pişmek için!

 

İlk kez böylesi şeyler duyan biri için çok çarpıcı, çok etkileyici, iç sarsıcı, yürek titretici, ağlatıcı, çıldırtıcı, ilham verici, uçurucu sözler bunlar….

Muhabbet hiç bu kadar manidar, hiç bu kadar has olmamıştı gözümde şimdiye kadar:

O’nunla muhabbet!

.

İnsana donatıldığı gizli hazinenin kilidi olacak, kalbe kodlanmış sırları açıp potansiyelindeki Hazreti İnsan olma sıfatını kazandıracak, yere mahpus zannettiğimiz halimize kanatlar takıp uçuracak sözler bunlar. Küçücük, değersiz zannettiğimiz cismimize, ismimize, içimize değer yükleyen, cismimizin içine örülmüş aleme işaret edip de yüksek olduğumuzu, yükseklere ait olduğumuzu kalben, fikren, hatta aklen apaçık hissettiren dehşetli ve çok etkili sözler bunlar.

Hayal edelim: Sen değerlisin, sevildin, sevgiyle sevilmek için var edildin, diyerek yetiştiğini bir insanın. Buraya geldin ama buraya ait değilsin, içindeki o büyük potansiyeli, o koca sırrı açığa çıkarmak için, o sırla hasbihal edip yücelmek için buraya geldin, sadece bunun için, deselerdi…. Sonuç nasıl olurdu? Bence şimdiki halimizden çok farklı olurdu. Kendimizi sefil, başıboş yaratıklar addedip de bunca zulmetmezdik herhalde kendimize, kendimizi dünyanın keşmekeşine, debdebesine, değersiz nice işine köle etmezdik herhalde, kalıbı bunca ucuz şeye bu kadar kolay, bu kadar açık, bu kadar yaygın satmazdık o zaman, en azından kalıbı satmayı olağan ve normal saymazdık… Nasıl ki öğrenci evlerinde bir kanepe, bir masa, birkaç sandalye olur, ki onlar da çoğu zaman ikinci el ve uyduruktur, çünkü çok geçicidir bu evler, bu dünya hayatı da tıpkı öyle olmaz mıydı o zaman? Tahsile gelip hızla geçeceğimiz bir yer hepi topu dünya… Bu şuurla dünyaya kazık çakıyor gibi biriktirir miydik malı o zaman? Tüm varlığımızı mala, ve mülke, mevki ve makama, şan ve şöhrete, en masum sandığımız sapkınca evlada harcar mıydık o zaman? Ya da sırf kalıba çalışır mıydık? Gidip de bin türlü işkenceyle kalıbı gençleştirmeye, aman daha da güzel olayım demeye, iğneler yaptırıp, ameliyatlar olmaya vakit harcar mıydık bunca? Hiç sanmam! Günümüzün yeni tanrısı zayıflık, gençlik, güzellik furyasına bunca kaptırır mıydık? Ölüm; kaçındığımız, çocuklarımızdan bile kaçırdığımız gibi bir şey mi olurdu o zaman? Yoksa tam bir hakikat ve gerçek bir vuslat mı?

Peki neden tüm bunlar bu şekilde anlatılmadı da, bunca merhametli, bunca muhabbetli Rabbimizle bağımız hep korku üzerine işletildi içimize. Yapma günah olur, sorma çarpılırsın, hi, nasıl öyle dersin, düşünme, sadece yap, emirlere uy yoksa yanarsın… diye büyük büyük mesafeler sokuldu aramıza? Tasavvuf konusunda severek okuduğum/dinlediğim bir isim var: Mahmut Erol Kılıç. İslam ceza hukuku gibi işletiliyor dünyada şu an diyordu bir konuşmasında. Öyle doğru ki. Terör, öldürme eylemlerini geçiyorum bireysel olarak bile öyle anlatılmadı mı? Sorma, etme, yapma! Ben küçükken kafamda yığınla soru olurdu ama kimselere soramazdım, ne ki çok günahtı böyle şeyler, düşünmek dahi uygun olmazdı! Aklıma sorular gelince, geçiştirmeye çalışırdım korku ve endişeyle. Oysa soruyu veren O. Buldurmaya çalışıyor kendini. Bizse ört pas ediyoruz bütün güzelliği. Düşünürdüm küçükken, düşünürken de korkardım düşündüğümden; neden derdim, Allah bizi yarattı? Madem hakkımızda her şeyi biliyor, her şeyi yönetiyor, neden bizi yarattı? Canı sıkılıyordu da bizimle oynamak için mi haşa! Çünkü o kadar anlıyordum, ben canım sıkıldığında oynamak istiyordum oyuncaklarımla. Hatta kendime kendim bez bebekler dikip onlarla oynardım. Deseydi ki biri; seni muhabbetle muhabbeti için var etti. Sevdiği için severek yarattı seni. Sen de bul ve O’nu sev diye. Anlardım! Anlamakla kalmaz küçücük, safi, mühürsüz kalbimde bambaşka bir şey canlanırdı, coşardım! O zaman korkuyla değil AŞK la bağlanırdım O’na. Ne ki yanından yeni gelmiştim, kalbim henüz tazeydi, açık, apaçıktı..  Yılları bulmazdı arayışım…

by delianne (43)

O’nunla muhabbet!

Ne kadar yakın, ne kadar sıcak, ne kadar şevkli, ne kadar ümitli, ne kadar aydınlık, ne kadar silkeleyici, yüzü yozdan alıp ‘ÖZ’e çevirici, ne kadar tatlı, ne hoş, buram buram bir şey bu değil mi? Bize dayatılmış olan kavramlardan ne kadar uzak. Korkulan, çok uzak, çok mesafeli olandan ne kadar ayrı… Gene Mahmut Erol Kılıç’ın şu tespiti: İnsan sevdiğine yakın olmak ister, yaklaşmak ister, diyor. Ne de haklı. Yakınlaşmadığını sayabilir insan ama sevmek öyle mi? Sevmek yakınlık ister… Yakınlıktan doğar muhabbet! Hasbihalle açılır muhabbetin kapısı. Muhabbetle kalp açar kendini. O açtıktan sonra akıl da teslim olur kalbe ki çağlayan olur gerisi.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Comments are closed.