İskoçya Tanıtım Rehberi- Hikaye 1

Camcı

İngiltere ve İskoçya’da pencereler içeriye doğru değil de dışarıya doğru açılıyor. Seviyorum bunu. Zira hem yerden kazanç sağlıyorsunuz, hem de kaza bela için tedbirli davranmış oluyorsunuz. Özellikle küçük çocuklarla kabustur o açılmış pencereler değil mi?

Pencereler dışarıya doğru açılıyor ve her birinin açılma stilleri de farklı. Kimi dışarıya yarım açılıyor, kimi sadece üstten eğimle açılıyor, çok nadiren (mesela ebeveyn odasında) bizimki gibi ardına dek içeriye açılan pencere de var.

Dışa açılmanın bir olumsuz tarafı var; silmek kolay değil bu pencereleri. Ama elbette bunun da kolay bir yolunu bulmuşlar. Camları silmek için hizmet veren insanlar var. Ayda bir geliyorlar, merdivenlerini dayayıp evin alt, üst, ön, arka tüm pencerelerini, kapılarını ve hatta garaj kapısını da silip gidiyorlar. Mahallede ilk evden başlayıp birer birer işlerini yapıyorlar. Siz evde yoksanız evin arka tarafındaki pencereleri silmek için bahçe kapısının üstünden atlayıp işlerini illa ki hallediyorlar.

İlk evimizde seyretmekle yetinmiştik bu görevlileri zira anlayamamıştım, belediye mi gönderiyor, kendi şirketleri mi var bu insanların. İkinci evde direkt kapıya geldiler, mahallede evlerin camını siliyoruz, ücret şudur ister misiniz diye. Ben hemen atladım tabii, önceki evde kırk takla atarak camları siliyordum çünkü. Üstelik camlar en çok dıştan kirleniyor, içeriden ayda yılda bir silmek kafi benim için:)

Her neyse. O camcı abimiz ilk geldiğinde her zamanki gibi önce selam verdi, ardından kendini tanıttı, sonra bizim de adlarımızı sordu. Klasik tanışma faslı gibi alelacele söyledik isimleri, itiraf edeyim ben camcı abimizin ismini aklımda dahi tutmadım. Ne ki öyle yapıyoruz, satış elemanı gibi çat çat tanışmayı harcıyoruz ya biz. Ertesi ay abi geldi: Hello Müymine! dedi. Şok oldum!

En az kırk hane bizim mahallede var. Her gün böyle bir mahalle temizliyorlar en az. Ve benim ismim çok farklı onlara göre, kaldı ki Türkler ismimi doğru telaffuz etmekten aciz, eşim dostum bile ismimi garip bir şekilde telaffuz ediyor, ömrüm boyunca anlaşılmayan ismin ızdırabını çekmişim ve şimdi bir İskoç bir ay önce alelacele söylediğim ismimle hitap ediyor bana. Öylesine bir tanışma değilmiş meğerse, ve o abi öylesine sormamış adımı. Şaşırıyor ve ismini unuttuğum için çok utanıyorum.

O abi bir kaç ay sonra gitti. Yerine bir başkası geldi. Giderken de ‘hödük’ gibi değil, yeni geleni tanıştırarak gitti. Gene aynı diyalog. Ben gene ders almamışım, gene abinin adını hatırlamıyorum. Ama nasılsa öncekinin özel halidir, yeni gelen kesin ismimi hatırlamaz diyorum. Ertesi ay geliyor, abi kapıda. Açıyorum: Hello Müymine! diyor, yetmedi halimi hatrımı soruyor. Gene şok oluyorum. Bir ay eşimle karşılaşıyorlar, aradan bir kaç ay geçince gene karşılaştıklarında bu kez onun ismini söylüyor, havadan sudan sohbet edip şakalaşıyor. Eşim de şaşıyor.

Abi camları silerken Kerim her odadan onu izliyor, ona evden oyuncaklarını, sevdiği şeyleri gösteriyor, o abi işin gücün arasında mutlaka Kerim’le ilgileniyor, cam ardından onunla oynuyor.

Surat asmak yok, işini küçümsemek diye bir şey hiç yok. Neşe var abide. Abi diyorum ama gencecik bir adam. Yani öyle görünüyor.

Ertesi ay camcı abimiz kapıyı biriyle birlikte çalıyor. Açıyorum. Merhaba Mümine, bu benim oğlum Steve. Birlikte çalışıyoruz. Bundan sonra bazen benim yerime o gelebilir diyor. Merhaba Steve diyorum bu kez:)

.

by delianne Scotland (28)

Şimdi bu olayda tuhaf olan ya da hoşa giden ne var, yazayım:

-Selam vermeden iş yapmıyorlar. Tıpkı hadislerde geçtiği gibi.

-Tanışıyorlar. Ama öyle yalap şap değil, laf olsun diye değil, sahiden! Karşısındaki insana kıymet vererek. Ben nasıl hissediyorum biliyor musunuz son zamanlarda; Batının sadece kalıbını almışız. Tokalaşmak diye bir şey almışız, ama o hareketin içeriğinden yoksunuz. Tanışıyoruz insanlarla ama saniyesinde ismini unutuyoruz, daha doğrusu önem durumuna göre ya aklımızda tutmaya değer buluyoruz, ya da bulmuyoruz. Genellikle arkamızı döndüğümüz an o kişiyle de, isimle de bağlantımız kopuyor. Çoğunlukla da ay ismi neydi, diyoruz. Burada o yok! Sen ismini söylüyorsun ve karşındaki buna değer veriyor. Mutlaka bellemek istiyor ismini. Niye tanışma eyleminin bu kısmını da almamışız mesela.

İlk taşındığımızda yan komşumuz tanışmaya geldiğinde ben üstünkörü Mümine, dedim geçtim. Alışmışım çünkü. Zaten az duyulmuş bir isim, ilkokuldan beri Emine, Mine, Nurgül, Nevin bile diyen olmuş. Ama o komşu tekrarlattı ismimi. Heceler misin, dedi. Anlayamadım o anda. Sonra bizden isimlerimizi yazmamızı rica etti bir kağıda. Yazdık verdik. Ve bizi her gördüğünde hepimize ismimizle hitap etti.

-Camcı abimize dönersek, hem selam veriyor, hem ismimizi belliyor, hem havadan sudan sohbet ediyor, hem çalışırken mutlu. Çok önemli bir şey bu!

Ben bu abiyi gördükten sonra hayata bakışım değişti. Gerçekten!

Bir gün baktım abiye uzaktan işini yaparken, eşime döndüm dedim ki: bunca yıl kendimizi öldüresiye çalışıyoruz, okuyoruz, yarışıyoruz, berbat sınavlarda kıran kıran mücadeleye giriyoruz, çocukluk geçiyor, oyun çağını esir gibi geçiriyoruz, gençliğimiz sınav hazırlığı, üniversite kazığı ile geçiyor. Ne uğruna! Bir şu abinin saçtığı enerjinin sıcaklığına, mutluluğuna bak, bir de büyük, büyük(!) şirketlerde öldüresiye çalışan adamların mutsuzluğuna ve olumsuzluğuna.

Ben ki isteyerek İstanbul Teknik Üniversite’ne girdim, isteyerek Matematik Mühendisliğini yazdım ve okumaya hak kazandım. İsteyerek okuduğum diyemeyeceğim için isteme kısmını burada bırakıyorum. Sorsanız en kabus yıllarımdı o yıllar. Hakiki anlamda intiharı düşündüğüm zamanlardı. Beni tutan tek şey inancımdı, ya o da olmasaydı? Geçenlerde o yıllarda tuttuğum günlüğümü buldum, aman Ya Rabbi okuyamadım, öyle bunalım, öyle sıkıcı ki. Yırtıp atmayı düşünüyorum. Hep derim hala derslerden kaldığımı görürüm rüyalarımda ve kan ter içinde uyanırım uykularımdan. Ne uğruna!

Oysa şu camcı abi! Öyle neşeli, öyle mutlu ki! Yaptığı işten memnun, tatminkar. Zaten burada genel olarak insanlar böyle. Abim İstanbul’dan buraya bizi ziyarete geldiğinde ilk söylediği şey bu olmuştu; insanlar mutlu burada. Adam boyacı, badanacı, okula çocuğunu almaya geliyor, üst baş boyalı, umurunda değil ne onun, ne çocuğunun, ne etrafta olanın. Olmamalı da zaten. Anneler tezgahtar, çalıştıkları mağazanın kıyafetleri ile geliyorlar, kimi okulun işlerini yapıyor, zerre kadar gocunmak yok bundan… Gocunmamalı da zaten. Ama… ama… Ya bizde? Adi bir devlet okulunda bile anneler yarışıyor birbiri ile. Çocukları üzerinden yarışmanın ağırlığı ise düşünürken bile eziyor beni.

Ne olur dedim eşime, insan şu camcı abi gibi olsa. Hal diliyle azıcık aşım, kaygısız başımın en güzel örneği işte. İnsan tatminkar olsa.. Aslolan yatlar, katlar, mevki makam, arabalar değilse, ki değil, aslolan; Bilmek, Bulmak ve OLmak ise, ki öyle, bu zavallı çırpınışlarımız ve kendimizi öldüresiye hırslarımız, çalışmalarımız niye! Aslında ne kadar basit hayat! Hepimiz üniversite okumak zorunda değiliz, hepimiz doktor, mühendis olmak zorunda değiliz, çok isteyenler olsun elbette (tabii çocuğa manevi her türlü baskıyı uygulayıp aman o istiyor demeyi kastetmiyorum burada) ama tüm çocuklar bu yarışta olmak zorunda değil! Çok acıklı bir haldeyiz, çok üzülüyorum gördükçe! Öylesine kıran kıran bir mücadele var ki çocuklar tatminsiz ve mutsuz, aileler mutsuz, gençler mutsuz, çalışanlar mutsuz. Çoğunluk böyle olduğu için, bunu normal hal olarak addedip biz de bu çarka su taşımak zorunda değiliz.

Benim tek bir arzum var artık çocuklarım için; inşaallah kaybetmem bu hissiyatı: ne iş yaptıkları değil, neyi, nasıl ve ne için yaptıkları önemli olsun. Çalışsınlar ama sadece zaten kendilerine akmakta olan rızığa hürmeten, verene hürmeten çalışsınlar. Hani diyor ya Mesnevi Sohbetlerinde Fatih Çıtlak Hoca, az kıpırda Ya Hu! Onun gibi tıpkı… Hem  tembellik marazına ve haramına bulaşmamak için çalışsınlar… Allah çalışmayı sevdiği için çalışsınlar… Alınacak dünyevi payeler asıl gayesi olmamalı insanın. Hepsini soyunup gideceğimiz o günde neyi yanımızda götüreceğiz ki manadan; iyi ve güzel eylemden başka!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Comments are closed.