İskoçya Tanıtım Rehberi : İki İnsan Bir Hikaye

İskoçya’da ilk evimizde bir ya da ikinci gün. Altı ay süren nakliye sorunumuz henüz çok başta ve evde bize ait hiçbir şey yok. Yanımıza aldığımız bir iki kitap, biraz kağıt, kalem ve bir-iki oyuncak. Televizyon da yok, bilgisayar da, internet de. Ben delice temizlik yapıyorum sadece. Çocukları oyalamak içinse kırk takla atıyorum. Derken kapı çalıyor. İlk günlerin ürkekliği ile yarı aralık açıyorum kapıyı. Karşımda hakiki gülpembe bir yüz, sarıdan beyaza yüz tutmuş saçlar ve tıpkı babamınkiler gibi çakır mavisi gözlerle bana bakan bir kadın: Ann Teyze.

İskoçya’da ilk evimizde ilk hafta sonu. Arabaya binip bir yerlere gideceğiz, muhtemelen alışverişe. Çünkü evde her şey eksik. Kapıdan çıkışımızla birlikte tertemiz ve bembeyaz sakalı, kabarık ve nizami taranmış bembeyaz saçlarıyla ay gibi, nur yüzlü bir adam beliriyor yan bahçede. Selam veriyor ve ardından yanımıza geliyor: Peter Abi.

Adını söylüyor Ann Teyze, kaç numarada oturduğunu. Elinde kocaman hasır bir çanta bana uzatıyor. Ben eveleyip geveliyorum. Torununun evinde kalmış oyuncaklarını çocuklara vermek istediğini anlıyorum neden sonra. Şaşkınlık içinde teşekkür etmeye çalışıyorum. Bir şeye ihtiyacınız olursa ben buradayım, diyor ve gidiyor; dizlerini aşan pileli, koyu yeşil İskoç ekoseli eteği, üstünde kırmızı bluzuyla. Bakakalıyorum.

Hoşgeldiniz diyor Peter Abi. Tanışıyoruz. İsimlerimizi tekrarlatıyor, bilhassa çocuklarınkini ve benimkini. Ve ardından kendi de tekrarlıyor. Dilimizde bile alışık olmadığım bir netlikle söylüyor adımı. Şaşıyorum.  Türkiye’den geldiğimizi duyunca; İstanbul’a birkaç kez gittiğinden, çok güzel bir şehir oluşundan, tarihimizden bahsediyor. Kıymetli bir tarihiniz var, diyor. Tarih Öğretmeniymiş zaten. Berlin’de müze ziyareti yaptığında kaçırılmış sayısız Türk eserlerini gördüğünü ve içinin acıdığını anlatıyor. Komşulardan bahsediyor derken, mahalleden, haftada bir gün yapılan çöp toplama günlerini söylüyor. Bir şeye ihtiyacınız olursa ben buradayım, diyor ve gidiyor. Üstünde jilet gibi ütülü lacivert bir gömlek, tüvit bir pantolon ve krem pantolon askısıyla… Bakakalıyoruz.

Ann Teyze’nin getirdiği çanta çocukları sevince boğuyor. İçinde tamamı ağaçtan yapılma bir dolu değişik oyuncak. Oyuncaksız, eşyasız kalan çocuklarıma bayram sevinci oluyor bunlar. Şaşıyorum. Yüzü de melek gibi temiz olan bu kadın sahiden melek gibi imdada yetişiyor. Selim kendiliğinden ekliyor: Ne kadar iyi bir kadınmış, sanki ne kadar sıkıldığımızı anlamış da bize bir sürü şey getirmiş, diyor.

Evden çıkacağımız bir gün. Yan bahçeden bir ses işitiyoruz: Merhaba! Merhaba! Şaşkınlıkla dönüyoruz: Peter Abi. Merhaba diyoruz gülüşerek. Türkçe’mi biliyorsunuz yoksa, diyoruz? Hayır, siz geldikten sonra internetten Türkçe kelimelere baktım, diyor. Nasılsınız, diyor derken. İçimi tarifsiz bir duygu kaplıyor, bir sıcaklık… Kelimelere dökemediğim yakın bir sıcaklık… Gidip boynuna sarılasım geliyor ya da kalbine… Görünürde çok basit ama zihinde kalpte derin, dokunaklı, karşıdakine iyi ve değerli hissettiren, yabancı soğukluğunu gideren basit bir hareket, belki yapması birkaç saniye ama düşünmüş olması oldukça etkileyici ve etkisi ölene dek sürecek bir minik hareket; internetten öğrenilecek Türkçe selam sadece.

Ann Teyze bir süre sonra yeniden kapıyı çalıyor. Beni çaya davet etmek istediğini söylüyor. 70’ine gelmiş bir kadın beni çaya davet etmek istiyor. Söylediklerini çok iyi anlıyorum ama aynı şekilde karşılık vermekten çok uzağım. Kem küm gak guk yapıyorum, İngilizce çekincenliğim had safhada, ne dediğimi ben bile anlamıyorum. Özürler diliyorum. Bir başka gün Fransızca biliyor muyum diye soruyor, bir şekilde hangi dilde anlaşabileceğimizi bulmaya çalışıyor. Anlaşıyoruz aslında. Canım Mevlana’nın; aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır, sözündeki gibi diller ötesinde anlaşmamız, kalben…

Peter Abi’ye çimleri soruyoruz. Nasıl kesilir, hangi alet gerekir vs. Önce anlatıyor, derken ilk seferde ben yapayım, çimler uzamış, sorun yaşamayın, diyor. Ben öylesine söylenmiş bir söz sanıyorum bunu, derken bir gün kapı çalıyor: Peter Abi. Ayağında çizmeleri, gözünde koruma gözlükleri, elinde aletlerle. Şaşıyorum. Eve girmeden, garaj kapısından girmeyi teklif ediyor. Ben kıyamıyorum. Kocaman adam ücretli işçi gibi neden oradan girsin ki diyorum, utanıyorum. Ama o ısrar ediyor. Garaj kapısını açmaya çalışıyorum, açamıyorum… bilmemenin beceriksizliği ve bekletme tedirginliğinden uzuyor iş. Ben bakayım, diyor Peter abi, ellerimi tamamen çekmeden asla elini kapıya uzatmıyor. O gergin anda bile bıraktığı mesafeden etkileniyorum. Kapıdan çekilince kendi açıyor ve bahçeye geçiyor. Yarım saat arka bahçeyi, yarım saat de ön bahçeyi yapıyor ve gidiyor. Kafasını kaldırmadan, her zamanki gibi bir kez bile içeriye bakmadan, öylece işini yapıp…

Türkiye’de olaylar oluyor; karışıklık had safhada. Ben yalnız hissediyorum çok. Herkesin keyfi yerindeymiş de bir benim içim acıyor gibi yalnız. Yolda yalnız, markette yalnız… Derken kapı çalıyor; Ann Teyze, elinde bir kap, içi kek dolu. Ülkenizde olanlar için üzgün olmalısınız, ben de üzgünüm deyip kekleri uzatıyor… İçimde gene o tarifsiz sıcaklık… Gene yabancı olmanın soğukluğu sökülüyor derinliklerimden…

Çocuklar ne zaman Ann Teyze’yi Peter Amca’yı görseler koşuyorlar yanlarına. Mahallede hiçbir çocuk yardıma gitmeyi düşünmezken bizimkiler bahçe işlerinde yardıma gidiyorlar onlara. Marketten dönüşte Ann Teyze’nin poşetlerini taşımak istiyorlar… Peter Abi kendi eliyle yaptığı reçellerden veriyor bize. Peter Abi’nin kızı bile bize merhaba diyor. Yanındaki arkadaşına bizden bahsediyor. Şaşıyorum.

Ann Teyze çaya davet ediyor gene. Biz onu kahvaltıya çağırıyoruz. O bizi yemeğe. Güle oynaya, neşeyle konuşuyor hep. Ama ne zaman Dubai’de yaşayan tek oğlundan, torunlarından bahsetse burkuluyor. Kerim’i büyük torununa benzetiyor, baktıkça iç geçiriyor. Bana da; bir kız çocuğun olsun, erkekler gidiyor, diyor.. Kocası ile uzun yıllar önce ayrılmışlar, yalnız yaşıyor. Yaşlılığı kabullenemedim, yıllarca çalıştım, oğlumun yanında olmaya çalıştım, bir de baktım ki yaşlanmışım, diyor. Avukatmış!

Peter Abi’yi davet edemiyoruz. Nasıl yapacağımızı bilmiyoruz. Karısı rahatsız ve yataktan kalkamıyor. Bazen ambulansla hastaneye götürülüyor, bazen de tekerlekli sandalyeyle Peter Abi bir yerlere götürüyor ama nadiren. Çağırırsak zor durumda kalır mı, nasıl olur bilemiyoruz.

Christmas Bayramlarında, Türkiye dönüşlerinde, bizim bayramlarımızda hediyeler veriyoruz onlara. Onlar da çocuklara…

O ilk evden taşınıyoruz. Ann Teyze ağlıyor. Peter Abi’yle giderken görüşemiyoruz, mektup bırakıyoruz.

gitmek hali by delianne (48)

Geçen hafta Christmas Bayramlarını kutlamak için mahalleye gittik. Telefonla aradık ama bir türlü ulaşamadık. Ben gene de gidelim, dedim. Eşim rahatsız etmekten çok çekiniyor bense gitmenin daha iyi olacağını hissettim. İlkin Ann Teyze’ye gittik. Kapıyı açtı. Önce bakakaldı, sonra sevinçten gözleri parladı. Biz içeri girmeyelim dedik, öyle ısrar etti ki. Gene o neşeli gülüşü, titrek ve narin sesiyle konuştu durdu. Gene oğlundan ve torunlarından bahsetti. Çocuklara baktı durdu, ne çok büyümüşler dedi. Ben özür diledim, beni İskoç dans gecesine götürecekti ama o sıra kulaklarım hastaydı, sese dayanamıyordum ve gidememiştim. Ona kendi gibi pembe gülleri ve ördüğüm en büyük battaniyeyi hediye ettim . İnanamadı. Sen çok akıllı bir kadınsın dedi, gülümsedim. Giderken ve gelirken sıkı sıkı sarıldım ona, o da bana. Çok memnun olmuştu, her halinden belliydi bu. Bugün de kart göndermiş, hem yeni yılımızı kutlamak hem de hediyelere teşekkür için.

Ardından Peter Abi’ye gittik. Kapıyı açtı, beklemediğim şekilde sevindi bizi gördüğüne. İlk kez evine davet etti bizi, ilk kez eşiyle tanıştık. Yemeğini koymuştu önüne hanımının, mis gibiydi ev. Cennetlik zaten bu adam, karısına, evine, bahçesine, kendine, komşusuna çiçek gibi bakıyor. Bir süre konuştuk, rahatsız etmekten çok çekindik ama o kadar memnunlardı ki biraz daha kaldık. Giderken bana bir kutu çikolata, çocuklara paket şekerleme, ayrıca bizi her görüşte kendi eliyle yaptığı reçellerden verdi. Tıpkı Ann Teyze’nin evi gibi her yer kitaptı. Bir de eski bir piyano vardı. Kerim hastaydı ve Peter Abi’ye giderken arabada kaldı. Giderken gelip Kerim’i de göreyim dedi. Kocaman adam kalkıp arabaya Kerim’i ziyarete geldi.

Giderken dilimde gene o insanlar için dua, içimde bambaşka, sımsıcacık duygular vardı. Kalbim tüy hafifliğindeydi. Ruhum da öyle.

Bir kaç zaman sonra da devasa bir buket kapımıza geldi. Çiçekler elbette Peter abi ve eşindendi.

Güzel kalpli, edep ve güzel ahlak örneği o iki insan zaten hep dualarımda. Biliyorum ki onlar olmasa ne İskoçya bu denli sıcak gelirdi bana, ne de İskoçlar. Zira aslında o ilk yıl çok ama çok zor geçmişti. Selim’in okul sıkıntıları ömrümün/müzün en ıstıraplı zamanıydı. Onlar dışındaki komşular ve o mahalle pek sevimli değildi. Ama o iki güzel insanın yakınlığı olumsuzlukların üzerini örten sıcak bir battaniye gibiydi bizim için. Sanki kırıklarımızı tamire vesile olan şifalı bir battaniye. O yüzden ilk yılı anımsadığımda ve adını duyduğumda buz gibi hissettiren o mahalleye rağmen gülümser olabiliyorum.

Bu yazıyı daha önce de yayımlamıştım. İskoçya Tanıtım Rehberinde olmazsa olmazdı, bu yüzden bir büyük farkla yeniden ekliyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Comments are closed.