Benim Deli Anneliğim ~ 14

Bölüm 13’den devamla ~

14.

Okumalarımdan son derece emindim. Ne de olsa ben çocukluğumun geçtiği çevredeki gibi gelişine çocuk büyütmeyecek, kitaplardan ve kaynaklardan beslenecek, ne yaptığını bilen, duyarlı,  son derece şuurlu, modern ve üniversiteli bir anneydim. Elbette okuyup irdeleyecektim. Oysa çok değil birkaç ay sonra görecektim ki; tüm yaptığım seçicilikten çok uzak bir şekilde, olur olmaz her bilgiyi şuursuzca ve tıka basa zihnime indirmekten ibaretti. Hazımsızlık kısmınıysa çok sonra çekecektim.

Ben bir okuma makinası değil kitap öğütücüsü olmuştum ancak.  Zira yüzyıl yazılsa da yaşanmadan bilinmeyecek nice şeyi zihnimde çözeceğimi ve üstün bir annelik yolu bulacağımı sanarak hem büyük bir cüretkarlık göstermiş, hem de çok beyhude bir işin içine girmiştim.

Tüm bu beyhude ve başımdan büyük işler içindeyken dışarıdan ne denli sıkıcı olduğumun da farkında değildim üstelik. Oysa hamileyken dünyayı unutanlar ve kendi dünyalarına gömülüp başka herşeye kendini kaptıranlar listesinde zirveye oynuyordum ben. Öylesine  kendime çevirmiştim ki kalbimi, gözlerimi ve herşeyimi, bu konuda verip veriştirdiğim arkadaşlarımdan bile daha can sıkıcı bir insana dönüştüğümün ve etrafımdaki eski dostların birer ikişer azaldığının  farkına dahi varamıyordum. Oysa eksilmişti çevremdeki insanlar hatta doğal bir başkalaşım dahi olmuştu çevremde.

Melek’le eskisi kadar sık görüşmüyorduk. Çocuksuz yahut bekar arkadaşlarımla da  az görüşür olmuştuk. Sanki eski dostlarla aramıza ilk aylardan itibaren bir aralık girdi, ben pimpiriklendikçe ve kendime çekildikçe o aralık giderek genişledi, şimdiyse her bir görüşmede başlarda ufacık olan o aralık koca bir yarığa dönüşüyordu. Ve  ne zaman onlarla bir araya gelsek  o yarık daha da açılıyor ve biz birbirimizden biraz daha uzaklaşıyorduk. Belki bu yüzden de az görüşmeye yanaşır olmuştum. Zira eski muhabbetler ne kadar lüzumsuz ve sıkıcı gelse de arkadaşlarımı ve arkadaşlığı önemsiyordum. Ancak ne yaparsam yapayım, kendimi ne denli zorlarsam zorlayayım Yasemin’in sevgilisi tarafından terk edilmesini, yahut Mert’in evlendikten sonra herkesle ilişkisi kesmesini, Aylin’in kariyenin kıskandıran yükselişini veya Sibel’in bir türlü koca bulamamasının hikayesini eskisi gibi etkileyici bulmuyordum. Benim için etkileyici haberlerin rotası çoktandır değişmişti. Bebekler, kıyafetler, tulumlar, havada uçuşan ebeveynlik bilgileri, doğum, doktor, muayene, arkadaşım ultrason aleti, hayatımın filmi vesaireydi.

Bazen içimden kuvvetli bir ses geçiyordu ve bana şunları söylüyordu: sen de laf söylediğin hamile arkadaşların gibi oldun, gruptan koptun ve sıkıcı oldun. Zaten bu durum arkadaşlarımdan hal ve hareketlerinden de anlaşılıyordu, bazen nadiren de olsa aralarından bunu dile getirenler de oluyordu. Bunları duyduğumda irkiliyordum. İşte o noktada tüm o seslere ve hislere inat kendimi eskisi gibi olduğuma inandırmaya çalışıyor, hayır ben aynı yerdeyim, anormal bir değişim  yok, sadece hamileyim, deyip kendimi ikna yoluna giriyor ve sohbetlere katılmaya uğraşıyordum. Yasemin’i sevgilisi terk mi etmiş, a, ama belliydi ben bekliyordum bunu, Mert kimseyi tanımıyor mu, vah vah niye Mert delirmiş mi, ne, Aylin şirketin Avrupa’daki bir numaralı ismi mi olmuş, vay canına herkes uçmuş gibi etkin ünlemler ve suni cümlelerle konuya hararetle giriyor ve bu yolla sözlerimi desteklemek ve arkadaşlığıma halel getirmememek için kendimi zorladığım da oluyordu. Ama olmuyordu.  Bahsi geçen konularla samimiyetle ilgilenmediğim için bu etkin girişlerden ve bir kaç cümleden sonrasını getiremiyor, zorlamanın ve samimiyetsizliğimin getirdiği mide bulantısıyla gene kendi içime çekiliyordum. Ve hayat benim için asıl bu zorlamalar içinde sıkıcı oluyordu. Zira ben sıkıcı olmaya bile razıydım yeter ki suni olmayayım. 

İşin esasında olan şuydu; arkadaşlarım konuşurdu ama bana tüm sesler ancak içimdeki minik kalp atışlarının ardından  geliyordu. Benim için o gümbürtünün oluşturduğu enfes müzikti esas olan ve diğer herşey epeyce geri planda kalıyordu. Dolayısıyla diğer herşeyin sesi kısıktı. Bu kısık sesler içinde, ucundan köşesinden yakaladığım cümleler olurdu ve ben o cümlelerden konunun anafikrini çıkartır, gerekli yerde konuşmaya girişi öyle yapardım. Zaten bahsi geçen konuların aşağı yukarı çoğunu bildiğimden bu yöntemi uygulamak kolaydı. Sözün kısası canlı bir dinleme halinden çok uzakta,  ölgün ve bezgin bir dinleme halinin içindeydim. Ve bu hal elbette arkadaşlarımın da gözünden kaçmıyordu zaten uzaklaşmayı, aramızdaki gözle görülür ayrılığı oluşturan sebeplerin başında da bu durum geliyordu.

Hayat bulduğum bir tek konu vardı artık benim ve ancak o konudan bahis açılırsa canlanıyordum. Arkadaşlarım ne zaman içinde bebek kelimesi geçen cümleler  kursa keskin biçimde değişime uğruyordum. Kısık sesler çoğalıyor, gözlerim ışıldayarak konuşmaya katılıyordum. Onun ötesinde hep durgun ve duygusuz olduğumdan haliyle muhabbetlerin de eskisi gibi tadı olmuyordu. Sadece bebekten, bebeğin iyiliğinden, isimlerden, gelecekten, aldığım giysilerden vesaireden bahsederken canlılık emareleri gösterdiğimden bir süre sonra  sohbetim bebeksiz ve bekar arkadaşlarımı doğal olarak cezbetmiyordu, tıpkı eski muhabbetlerin beni cezbetmemesi gibi.

Belki bu durum olağandı, belki olağan olmayan bu yeni duruma bunca direnmiş olmamdı. Zira benim için hayat büyük bir biçimde değişiyordu, hayatın anlamı değişiyordu ve yenileniyordu herşey. Bu yüzden eski dünya bayat ve sıkıcı geliyordu. Ama eski dünyada olanlar da yaşamadan bunu bilemiyordu. Tıpkı birkaç zaman önce benim bilmediğim gibi.

.

.

(eksik bölümleri derleyip, topluca ekleyeceğim. hatta kitabın tümünü pdf olarak da koyabilirim. okuyan dostlara teşekkür ederim yine:))

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...