Benim Deli Anneliğim ~ 18 & 19 & 20 & 21 (1.bölüm finali)

Bölüm 16 &17’den devamla ~

18.

-Ne, normal doğum mu?!!! Delirmişsin sen! Bu zamanda normal doğum mu olur? Ne diye o işkenceye katlanacaksın ki sezaryen varken? Bana bak yoksa özel hastanede doğum yapmak için paran mı yok?

Kısa bir süre önce doğum yapmış kuzenlerimden Beril, doğumu nerede ve nasıl yapacağımı sorduğunda ve ben de normal doğum kelamını son derece olağanlıkla ve aslında büyük bir saflıkla ağzıma alınca, bu cevabı vermişti bana. İnanamamıştı Beril. Nasıl olur da böyle geri kafalı bir yöntemi düşünüyordum, nasıl olur da sezaryen dışında birşeye olur diyordum, nasıl olur da doğal olanın Sezaryen olarak kabul gördüğü bir ortamda direniyor ve adı normal doğum olarak geçse de anormal olarak kabul edileni seçiyordum? Bunun sebebi olsa olsa parasızlıktı, başka da bir açıklaması olamazdı zira normal doğum annelerimizin, anneannelerimizin döneminde kalmış ve artık rafa kaldırılmış bir gerikalmışlık ve hatta gerizekalılıktı. Cehaletti, eskimiş bir yöntemdi ve gereksizdi.

Beril benim cevabıma, ben Beril’in gösterdiği tepkinin aşırılığına şaşmıştım ama doğrusu aldırmamıştım. Sadece anlayışla karşılamıştım. Zira bilhassa benim doğum yaptığım sırada adı normal doğum olan son derece demode ve anormal, esasında ciddi bir ameliyat olan ve ancak ihtiyaç halinde başvurulan sezaryen ise son derece gelişmiş ve ileri bir teknoloji,  en kötüsü normal, olağan ve son derece sıradan bir doğum yöntemi ilan edilmişti.  İşin ilginci etrafımdan böyle göre göre neredeyse ben de bu kanaate varmıştım, ne de olsa yeni dünya, yeni düzen, yeni sistem sezaryen diye haykırıyordu. Herkes yapınca en anormal olanı dahi kanıksamak gibiydi bu iş, moda olan diğer tüm şeyler gibi ne yazık ki.

O dönemlerde çevremdeki pek çok kadın sezaryen ile doğum yapıyordu. Bunun için ileri tetkiklere, gerekçelere de ihtiyaç yoktu. Özel bir hastane doktoruna ben sezaryen istiyorum  diye beyanda bulunmak yeterli sebep sayılıyordu. İşin berbat tarafı  anne adayını bilgilendirmek diye birşey de yoktu. Sezaryen yeni dönemin olağanlaşmış bir çocuk doğurma yöntemiydi ve bu basitlik içinde kabul görüyordu. O yüzden normal doğum anormal olarak değerlendiriliyor, hatta çoğunlukla değerlendirme dışında tutuluyor ve yetmedi tu kaka ediliyordu.  Beril’in şaşkınlığının kaynağı da tam buydu.

En büyük destekçim ve dayanağım Ayşegül, yeni arkadaş çevremdeki üç beş kadından gerisi ve sayısı bir elin parmaklarını dahi geçmeyen, ortalıkta da kolay bulunamayan, efsanevi anka kuşu gibi sadece söylentileri dilden dile dolaşan; bilmem hangi hastanenin doktoru normal doğum için sonuna kadar mücadele ediyormuş, bilmem hangi doktor ilk doğum sezaryen olsa bile normal doğumu denemek için çabalıyormuş, vay canına, ne doktorlarmış ama, sen gördün mü hiç, yooo görmedim ama bilmem kimin kimimin kimi görmüş, gitmiş yanına, diye kahramanlık hikayeleri anlatılan, ele geçmeyen neredeyse gözle de görülemeyen bir kaç doktor  dışında kimse benimle aynı fikri taşımıyordu. En azından ülkemizde.

Ben şimdi eskiden normal olanı istemekle sanki anormal bir şey yapmış gibi oluyordum ve bu yüzden göze batıyordum. Öyle ki kendim dahi kendimi yadırgıyor ve bazen kendimi sorguluyordum. Ah be deli kadın, gene mi sürüden ayrı, az bulunuru seçiyorsun, deyip kendime verip veriştiriyordum. Zira hissettiğim ayrıklığı ve farklılığı kendime başka türlü izah edemiyordum.

İşte gene bu yüzden yedinci ayımı bitirirken doğum yönteminden henüz bahis açmamış doktoruma normal doğum istediğimi  çekinerek söylemiştim ve sanırım gene bu yüzden doktorum da ben bu isteğimi belirttiğimde bana hiç yüz vermedi ve doğrusu ifadesinden anladığım kadarıyla bu fikrime hiç de sevinmedi. Oysa en azından cengaverliğimden ötürü ufak da olsa bir paye vermesiydi beklediğim. Onun bana her seferinde hatırlattığı şuydu; son ana dek ne olur bilemeyiz, ama şu anda normal doğumu engelleyecek birşey yok. Olabilir!

Olabilirdi. Ben umutluydum. Aslında biraz da gururlu. Zor olanı seçecektim, sebebi sürüden ayrı düşmek olsa bile, hayatımın her döneminde zorluktan fersah fersah kaçıp, ilk fırsatta kendini kolaylığın kollarına atan ben, ilk kez zor olana yönelecektim. Evet, o müthiş değişim bana bunu da getirmiş ve vay be, dedirtmişti. Ancak heyhat! Koca hayat karşısında bizim cılız ve aciz planlarımız ne derece kararlı ve şaşmaz olabilirdi ki. Ne derece kusursuz işleyebilir, ne derece nokta atışlı ve isabetli olabilirdi ki. Görecektim!

19.

Son üç ayım, hayatımın en edilgen, en kendine  dönük, en teslimkar dönemi oldu. Artık gebeliğimin krizsel durumları yoktu, histerik hallerim, şımarıklıklarım, kendimi özel ve önemli sanmalarım, saçma sapan havalanmalarım ve kabarmalarım da yoktu. En fazla yaşadığım; özellikle içinde bebek yahut çocuk geçen duygulu her habere, her söylentiye, duygusal her filme, hatta bazen duygusal olmayanda bile yakaladığım abuk bir sahneye usulca ağlamak oluyordu. Alper’e taşkınlıklarım kesilmişti, artık kim ne yapar, ne ederle de bağlantımı kesmiştim. Kimsenin ilgisi de cezbetmiyordu beni. Gene kendi nehrimde teslimiyetle yüzen halime erişmiştim.

Kendi içime dönüklüğüm her aşamada kıskıvrak yakalamıştı beni. Hem ruhen hem de bedenen içe dönmüştüm. İçimdeki bebeğe daha çok aşina olmuştum. Tanışıklığımız da artmıştı. Hatta artık yüzünü de az çok biliyordum. Son doktor kontrollerinden birinde detaylı ultrasona girmiş ve bebeğimin yüzünü görme imkanı bulmuştum. Fındık demişti doktor ona, ancak profilden yakaladığı fındık burunlu  fotoğrafına bakıp da. Çok hoştu. Bu fotoğraf içimdeki en tatlı filmin, en harika başrol oyuncusunun kanlı canlı örneğiydi ve bu bakımdan da ilginçti. Koynunda sakladığı yarinin fotoğrafını çıkarıp gösteren heyecanlı ve  toy genç kız misali ben de her önüme gelene bu fındık burunlu kahramanımın fotoğrafını gösteriyordum.  Onlar benim kadar heyecan göstermiyordu elbette ama ben o fotoğrafın heyecanıyla çıldırıyordum.

Cismi ortaya çıkmış ancak ismi henüz konulmamış bebeğime sevgi sözcükleri ile seslenmeye devam ediyordum. Canım diyordum hala ona.  Canım’la sıklıkla konuşuyor, şarkılar söylüyor, dualar okuyor ve müzik dinletiyordum.  En çok da ney. Bu şekilde bebeğim ney müziğine aşina olacak, ilerde dünyaya gelip de  bu müziği duyduğunda gene anne karnındaymış gibi rahatlayacak, sıkıntılarını tümden unutacak ve iyi olacak diye ümit ediyordum, hatta daha ötesi diğer her bilgideki gibi büyük bir kesinlik içinde böyle olacağına kesinkes inanıyordum. Bu türden davranışların çoğunu kitaplar ve uzmanlar salık veriyordu ve ben hala her öğretiyi kutsalmış gibi şaşmaz biçimde ve son derece sadakatle uyguluyordum.

Birkaç ay önce hareketlerini hissetmediğim için dert yandığım bebeğim artık devasa tekmeler savuruyor ve koca cüssemi sarsıyordu. Bazen öyle bir geriniyordu ki ayakları neredeyse karnımdan dışarı çıkacak gibi oluyordu. Hele sıklıkla ortaya çıkan hıçkırıklar…Uykularım bu hıçkırıkların şiddetiyle paramparça olurdu. Gerçi uyku eylemini epeyce yitirmiştim. Yatakta kaykılarak oturma şeklindeydi uyku halim ve bölük pörçüktü. Hıçkırıklar dursa tekmeler başlıyordu, tekmeler dursa midem yanıyordu, midem dursa sabah ezanıyla birlikte şaşmaz biçimde uyanan  bebeğin gerinmesi başlıyor  ve ben illa ki uyanıyordum.

Nefes almakta zorlanıyordum, hele ki altıncı kattaki merdivenli eve çıkmak çok zor oluyordu. Artık ayakta durduğumda ayaklarımı da göremiyordum. Tek gördüğüm karnımdan ileriye doğru fırlamış büyük bir çıkıntıydı. Ama seviyordum o çıkıntıyı. Karayolları silindiri kıvamında devasa bir topa dönüşmüştü bedenim. Ola ki yere oturma gafletinde bulunmuşsam asla ve kat’a yerimden kalkamıyordum. Eskisi gibi kendi başımın çaresine bakarım diyen, yardım istemeyi bilmeyen bünyem biri el atana dek  şeffaf toplarında yuvarlanan hamsterler gibi döne döne debeleniyor, ya da ters dönüp kalmış hamamböceği gibi sadece çırpınıyordum.

Ama herşeye rağmen iyiydim. Ara sıra beni yoklayan doğum korkusuna rağmen üstelik. Kendimi teslim ettiğim o nehirde gitmek dediğim şey yakalıyordu burada da beni. Şimdiki an, geleceğin önüne geçiyor,  aydınlık, ümitli ve güneşli düşünceler endişeli ve karamsar olanların üzerlerini örtüyor ve ben önden önden endişelenmekten sıyrılıyordum. Ve gide gide o nehirde bir kavşağa doğru ilerliyordum.  Bitişe giden son kavşağa.

20.

Hamileliğimin ilk aylarında koca dokuz ay nasıl geçer dediğim aylar geçmiş ve ben son demlere gelmiştim. Başlarda sabırsızlığımın etkisiyle pek çok uzun bulduğum ve bazen de –niye bu kadar uzun ki- diyerek sorguladığım bu koca süre ha bitti, ha bitiyordu. Büyümüştüm bu esnada. Evet cismen kesinlikle çok büyümüştüm bu çok aşikar birşeydi, ancak ruhen ve zihnen büyüdüğüm ve ilerlediğim de daha çok gerçekti

Sanki upuzun bir yolculuktu yaptığım. Ve her yolculuk gibi büyütmüştü beni. Başlardaki  alabildiğine çiğ halim, ilkellik, acemilik içindeki bilmişliklerim, havalanmalarım ve kurumlanarak kabarlanmalarım her yolculukta olduğu gibi epeyce törpülenmiş, değişmiştim. İkinci adımda, yani ikinci üç aylık dönemde, görece sakin, daha derin bir yoldu katettiğim. İlk aylardaki gümbürtülerim, türlü görmemişliklerim nispeten şekle girmiş ve ben de yeniden insana benzemiştim. Son üç ay ise; olgunluk ve ustalık dönemiydi sanki. Zihnimde dönen sorulara cevaplar bulduğum, huşu içinde, sabırla yol aldığım ve geçirdiğim binlerce metamorfozdan en sevdiğime uğradığım. 

Sevmiştim bu hali. Erenlik kıvamında bir edilgenlik içindeydim. Çiğdim, ama pişmeye yüz tutuyordum sanki. Şekli bir kenara bırakmış her bakımdan içerde olana vermiştim kendimi. İçerde olan canlı kadar, içimde olanlara da tabii. Ayrıca aslında en çok endişe duyabileceğim bir zamanda endişeyi bertaraf etmeyi başarıyordum. Çoğunlukla, ne geçmişe üzülme, ne geleceğe dair endişelenme dehlizlerine kapılmadan şimdiye odaklanabiliyordum. Üstelik öyle olması gerektiği için değildi bu olan, kendiliğinden kendimi bu kıvamda buluyordum. Bu yüzden bu hali kıymetli  sayıyordum.

Bu uzun yolculukta her yolculukta olduğu gibi başlangıçtaki benle bitişteki ben arasında büyük bir mesafe vardı. Üstelik aklımdaki sorular da yanıtlarını bulmuştu. Şimdi neden koca dokuz ay beklediğimi daha iyi anlıyordum; önce sabrı öğreniyordum. Ki annelik imtihanında en gerekli meziyet bu olacaktı. İkincisi benim bu fikre alışmam gerekiyordu ve bu yolculuk bunun da hazırlığını yapıyordu. Ağır ve aheste içime işliyordu annelik duygusu ve evlat sahibi olmanın coşkusu. Üçüncüsü her ne kadar bu bebek benim ve etrafımdaki birkaç kişiden başkası için son derece sıradan ve olağan bir durumsa da neticede dünyaya yeni bir İNSAN gelecekti. Basit bir yabanıl otun bile toprak üstüne çıkması türlü zahmetlere ve sancılara gebe iken, koca bir insanın dünyaya gelmesinin elbette bir nokta çizme kolaylığında olması beklenemezdi.   Sancılı, çetin ve sabır gösterilmesi gereken bu dönemin varlığı insanın azizliğindendi.

Evet içimdeki canlı gibi ben de büyüyordum ve büyük şeyler öğreniyordum. En çok öğrendiğim; anneliğe hazırlıkla başlayan devasa öğrenme yolculuğunda her an yeni birşeyler öğrenerek ilerliyordum.

21.

-Alper…  Alper, uyan! Alper kalk! Galiba bebek geliyor.

Gece, saat 02:00 civarı, karanlık, salon kanepesinde uyuyakalmış eş, yalnız kalmışlıktan ötürü biraz hiddet, biraz kızgınlık, halihazırda bekleyen valizle hastaneye yolculuk, ötesi berisi olmadan şimdiyle kıvranış, bilinmezlik, -acaba nasıl olacak- soruları, bilmezlik, dilde sürekli tekrar edilen pıtır pıtır dualar, iyi olacak telkinleri, gece, hastaneye yatış, kontroller ve testler, hafif ağrılar, başkalaşım, bekleyişle geçen saatler, bebeğin kalp ritminin düzenli sesleri, o seslerle gelen huzur ve sükun, bilmezlik ve acemilik halleri, işin erbaplarına koşulsuz itaat, saatten bihaber geçen saatler, basit sancılar,  bambaşkalık, bazen neşe, bazen gülme, bazen kendinle eğlenme, bazen de yoğun endişe, derken doğum korkusu ve ciddileşme, doktorumun gelişinden anladığım sabah saatlerine giriş, yetersiz bulunan sancılarım, bir gidip bir gelen doktorum, direktifler, beğenilmeyen ve yetersiz görülen durumum, suni sancılar, kıvranmalar, bebeğin düzenli kalp ritimlerinin zayıf kalan rahatlatıcı etkisi, suni sancı, korkunç ağrı, ah ben ne’ttim soruları, vah sezaryen ne iyiymiş niye çekiyorum ben bu sıkıntıyı sorguları, doktorun bir gidip bir gelmeleri, kalp ritimlerindeki aksama ve bozukluk, dilimde yeniden pıtır pıtır dualar ve buna eşlik eden gözlerimden süzülen pıtır pıtır damlalar, doktorun sezaryen kelamları, iyi mi kötü mü bilemediğim bir an, ya normal doğum, ya kararlarım? Ya bu suni sancı denen illetin bitmek bilmez korkunçluğu ve dayanılmazlığı, ya bozuk ritim, ya çocuğuma birşey olursa korkusu, Cuma sabahı, güzel vakit, Sela vakti, dualar, gözümden dökülen yaşlar, istemeye istemeye evet dediğim sezaryen, telaşla alınmam Alper’in yanından, ameliyathanenin kalabalık ama yalnız yolu, uğultular, tepemde konuşan insanlar, sedyeyi taşıyan görevlilerin kendi aralarında geçen olağan sohbetleri, benimse olağanüstü halim, asansörün gözüme vurmuş ışıkları, çocuğumdan bihaber çocuğumu doğurma düşüncesi, irkilme, sevmeme bu hadiseyi, ilk ben görmek isterdim bebeğimi diye çığlık çığlığa bağırma isteğim, dilimde pıtır pıtır dualar ve onlara eşlik eden gözyaşlarım, buz gibi ameliyathane, anestezi: bir iki üç…  suskunluk ve teslimiyet!

İşte buydu dokuz ayın hepsi.

İkinci bölümü umuyorum ki topluca pdf formatında gönderebilirim. Parça parça çok aksattım çünkü. Okuyanlara teşekkürler.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...