Benim Deli Anneliğim ~ 2. Bölüm, 22 & 23 & 24 & 25

2. Bölüm

22.

Adı Aşk olsun!

Derinliklerdeyim. Sisler ardında silüet halinde insanlar dolanıyor etrafımda, sesler çok uzaklardan yakınıma geliyor ara sıra. Seçemiyorum, ne nerede olduğumu, ne de kimlerin neden konuştuğunu. Çok derinliklerden birilerinin birilerine seslendiğini işitiyorum; kim kime, neden ve nereden sesleniyor bilmiyorum. Ağır bir uykunun orta yerinde kalmış gibiyim, zihnim ve bedenim külçe gibi, görüşüm bulanık, hiç birşeyi toparlayamıyorum. Bedenim var mı onu bile hissetmiyorum. Aynı sesi yeniden işitiyorum; Pınar Hanım beni duyuyor musunuz? Kim bu Pınar Hanım, neden seslenene cevap vermiyor, bir efendim desin de de uykuma geri döneyim istiyorum, ama vermiyor ve Pınar Hanım diye seslenmeye devam ediyor ses. Derken tanıdık bir ses, tanıdık bir ton duyuyorum; canım… Canım diyen o sesle ilk uyanışı yaşıyorum. İrkiliyorum.  Alper’in sesi. Zihnim uyanışa geçiyor, o Pınar hanım benim, tabii ya. Bunca zaman seslendikleri de, ses vermeyi bekledikleri de benim. O anda anlıyorum, herşeyi anımsıyorum: tek şey çıkıyor ağzımdan, fısıltıyla ve yarım yamalak; bebek iyi mi?

-Herşey bitti. Bebek çok sağlıklı, diyor Alper, birşeyler anlatıyor ardı sıra ama ben sağlıklı kısmından sonrasını duymaz oluyorum. Gene yüzler, bedenler silikleşiyor, dünya silikleşiyor, flu oluyor etrafımdaki herşey, sadece renk karnavalı gibi oluyor dünya, herşey birbirine dolanıyor, herşey sarılıp sarmalanıyor  ve birlik içinde bir dönme başlıyor. En güzel müzikle, en güzel sesle ve renkle, kutluyoruz ben ve dünya bu haberi. İyiyim, çok iyi hissediyorum. Anestezinin ağızda ve bedende bıraktığı o berbat hissi bile duyumsamıyorum, mutluyum, çok mutluyum ve çok iyi hissediyorum.

Konuşamıyorum, başka hiçbir soru sormuyorum. Ötesiyle berisiyle ilgilenmiyorum, raks etmeye devam ediyorum, ben,  dünya ve biz. Odaya alıyorlar. Üstümü giydiriyorlar, yatırıyorlar, kaldırıyorlar, bir robot gibi tüm komutları uyguluyorum, kalk diyorlar, canım yanıyor ama kalkıyorum,  vay canına nasıl kalktınız diyor hemşire, canım yanıyor, aldırmıyorum, o iyi, ben dönüyorum, dünya dönüyor hala. Söylenen hiçbir söz içinde bebek kelimesi geçmiyorsa zihnimin derinliklerine işlemiyor, öylesine geçip gidiyor kulaklarımdan, ne zaman bebek kelimesi duysam canlanıyor ruhum ve ayaklanıyor her türlü duygum. Giyiniyorum, yatıyorum, konuşuyorlar, hemşireler yanımdakilere anlatıyorlar, ne dedikleri bir türlü zihin duvarlarımı aşıp da içerime geçemiyor, herşeyi yüzeyde bırakıp dönmeye devam ediyorum, bebek diyor hemşire açılıyor zihnim, kulaklarım ve içerim, bebeği getireceğiz birazdan diyor, kalbim delice hızlanıyor, sabırsızlık başıma vuruyor, çıldırıyorum, bekliyorum, yatıyorum, kıvranıyorum…

Kimselere birşey soramıyorum, sorular zayıf, sorular cılız. Benden önce bebeğimi görenlere burukluğumu atamıyorum… susuyorum, zaman zor geçiyor, herkes konuşuyor, odam kalabalık, bazen cevaplar veriyorum, ama aklım hep bebeğe dönük, bekliyorum… bekliyorum.

23.

Mavi bir tulum, mavi bir bere içinde kara, küçük bir bebek koyuyorlar kucağıma. Tıpkı içimdeyken çekilen fotoğrafı gibi fındık burunlu bu bebek evet, yüzü aşina ama gerisi yabancı bana. Analık denen koca ifade bana çok yabancı. Öyle bir anda anne oluvermiyor muymuş demek insan kucağına hop diye bebek konunca. Hele ki  dünyaya gelişine şahit olmayınca.

Yabancılık çekiyorum ben kucağıma konan bu çocuğa. Yabancılık çekiyorum yeniyetme analığıma ve bu karman çorman duygulara. Bu esmer çocuk delice çekiyor beni, gözlerimi ondan alamıyorum ama yaşadığım garipliği, birbiriyle çelişen hislerimi de bertaraf edemiyorum. Bertaraf edemediğim gibi açık da edemiyorum. Korkuyorum; anne dediğin hemen hissetmeli, sarıl sarmalamalı bebeğini oysa değil mi? Bu büyük bir utanç meselesi.  Ah deli kadın, anne olmayı da mı beceremeyeceksin, bunda da mı ucube gibi hissedeceksin, diyor içimde acımasız biri? Korkuyorum…

Bu duyguyu içimden  atmam lazım. Bildiğim, duyduğum, izlediğim tüm anneler gibi;  -evet, evet bu benim bebeğim- deyip onu derhal sarıp sarmalamam lazım. Yeşilçam filmlerindeki gibi kırıp şöyle bir gerdanı, çocuğumu kırk kilometre öteden tanımam ve onu yakinen hissetmem lazım. Başlangıç olarak ona hakiki bir merhaba demem lazım, dokuz ay boyunca iyi günde, kötü günde beraber olduğum fındık burunlu o bebekle kurduğum muhteşem sıcaklığı ve yakınlığı yüzyüze de yakalamam lazım.

Oda çok kalabalık. Herkes bebeği görmeye davranıyor. Oysa benim o bağı kurmam lazım. Onunla yakınlaşmam lazım. En önemlisi; yaklaşık kırk hafta boyunca beraber yediğimiz, beraber içtiğimiz, beraber kalkıp, beraber yattığımız kısaca her türlü hasbihali ve anormalliği birlikte yaşadığımız canımın canı Canım ile bu esmer çocuğu eşleştirmem lazım. İçimde bu eşleştirmeyi acilen hissetmem lazım. Oda kalabalık. İnsanlar meraklı, hemşireler çok telaşlı. 

Onunla yakın bir ilk görüşme yapamıyorum, içimde kalıyor. Bu olağanüstü anın olağanlaşmasından dolayı ikinci kez burkuluyorum. Bu hali de öncekiler gibi yabancılıyorum ve kabullenmeye yanaşmıyorum.

İnsanlar meraklı, hemşireler çok telaşlı. Emzirmelisin bebeğini diyorlar, sanki daha önce emzirmeyi  tecrübe etmişim gibi, sanki her gün her an annelik yapmışım gibi.  Üstelik ben şu an yeryüzünde bile değilim ki.

Herkes etrafımda ama benim aklım hep onda. Hep onu arıyor gözüm, biri önümü kesse görmek için türlü manevralar yapıyor başım. Ah esmer çocuk, baktıkça sana başkalaşıyorum. İçim haykırıyor; bırakın, bırakın beni de biraz onunla kalayım, bırakın biraz sadece ona bakayım, susun biraz Allah aşkına, biraz bebeğime odaklanayım. Neden korkar insan suskunluktan, korkmayın, bırakın biraz hep beraber sessiz kalalım. Oda kalabalık, insanlar meraklı, hemşireler çok telaşlı. Ne olur telaşınızı biraz azaltın, atın içinizdeki; illa konuşmak ve illa koşturmak gerektiği gibi saçmalıkları da biraz yavaşlayın. Bebeğim geldi dünyaya, Canım dünyada, yaşamımın en büyük hediyesi burada, ne olur bırakın da biraz ona odaklanayım.

Esmer çocuğu Canım ile eşleştiriyor muyum emin olamıyorum ama ona baktıkça sanki onu sıfırdan ve büyük bir kuvvetle seviyorum. Ama bu ana, bu odaya, bu yaşananlara yabancılığımı atamıyorum. Çok uzak herşey bana. Bu çocuk bana hem çok uzak ama hem de çok yakın.  Emzirmek uzak, annelik uzak! Sanki hazır olmadığım bir dünyanın içine düştüğüm tuhaf bir rüyadayım. Sanki bana ait olmayan, hazırlıksız yakalandığım bir oyunun ortasına bırakılmış bir garibanım. Dokuz aylık ağır giden süre bile yetmemiş meğerse analık duygusunu kazanmama. Garipliğimi içimden atamıyorum.

Başım ağrıyor, bedenim kendini uykuya vurmak istiyor. Esmer çocuk koynumda, benden daha kolay alışıyor bana ve yeni dünyasına. Dünya değiştiren o ama sanki yer değiştirmişiz biz onunla. Sokulmuş öylece uyuyor benimle  rahatça. Gözlerim ağırlaşıyor, uyumak istemiyorum. Benim esmer çocuğa bakmam lazım, bu yeni yaşama, bu yeni ortama alışmam için uyanık kalmam lazım. Göz kapaklarım ağırlığa direnemiyor ve kapanıyor. Odada kalabalık azalıyor, sesler kısılıyor  geriye minicik bir bedenin bedenime verdiği muazzam sıcaklık kalıyor. O sıcaklık koca bedenime geçiyor ve her hücreme yayılıp içimi tatlılıkla ve daha önce tanışmadığım bir hoşluk ve hazla ısıtıyor. Mutlulukla uyuyorum, uyuyoruz.

24.

Sıklıkla uyanıyorum. Uyandıkça esmer çocuğa bakıyorum. Baktıkça sevdalanıyorum. Sevdalandıkça uyuyamıyorum.

Hemşireler geliyor, gene hepsi telaşlı. Doktorum geliyor o hepsinden de telaşlı. İlaçlar veriliyor, emzirme kontrol ediliyor, neyse ki bu kez doktorum durumdan memnun kalıyor. Bana da birazdan kalkıp yürüme denemesi yapmam söyleniyor ve doktorum eteği ve önlüğü uçuşacak denli hızla gidiyor. Hemşireler beni kaldırmaya davranıyor. Gene her türlü komutu kusursuz bir robot gibi uyguluyorum. Ağrılara, sancılara, sızılara aldırmadan ne deniyorsa cengaverce yapıyorum. Kalkıyorum, yürüyorum. Hemşireler şaşakalıyor. Ağrı eşiğiniz ne kadar da yüksekmiş, hemen de kalktınız, diyorlar, ben de şaşıyorum. Yapamayacağım birşey miydi ki benden istediğiniz, bense yapmam gerektiğini düşündüğüm için kendimi zorlamıştım, diyorum. Yürümem çok iyiye işaretmiş, bu demektir ki daha çabuk iyileşecekmişim. Eh, o halde daha da yürümeli. Koridora çıkıyorum. Görenler şaşıyor. Normal doğumda bile aynı günde kalkmak zordur, sen nasıl kalktın birkaç saat içinde yahu, diyorlar. Bilmiyorum.

Hayatımın her döneminde komandovari oldum, bu hal bana yabancı değil. Ben buna şaşmıyorum. Ama sebep sırf bu hal de değil. Bu kez başka şeyler var işin içinde. Ağrıyı, sancıyı bir kenara iten, dahası onları uyuşturan ve hissettirmeyen. Yeniden yakalandığım birşey. Hayatta bir kez oluyor denen birşey ve ben şu an ona ikinci kez yakalanıyorum. Dünyanın en kesin mucizesini yaşıyorum; aşık oluyorum. Evet, hatta hayatımda ikinci kez ikinci bir esmer çocuğa aşık oluyorum. Biliyorum bu duyguyu. Aşk bu! Herşeyin önüne geçen, karşısına, yanına, ötesine berisine takılan ne varsa önemsizleştiren kuvvetli aşk bu. Bunun için hissetmiyorum ağrıyı sancıyı. Ben bağ kuramıyorum diye veryansın ederken, meğer aşkla dolmuş, aşık olmuş ve çifte armağana boğulmuşum.   

Alper koluma giriyor. Beraber yürüyoruz. İkimizin de yüzünde ilk günlerden beri sık sık yüzümüze oturan o gevrek ve gevşek  gülümseme beliriyor. Hani içimizin yepyeni duygularla tanıştığı,  bu duyguların getirdiği coşkuyla kaynadığı ve heyecandan yerimizde duramadığımız o ilk günlerin yüzümüze yerleştirdiği müzmin gülümseme. Hani içten gelen heyecana dur diyemeyen bizden azade gevşeyen kaslarımızın kontrolsüzce oluşturduğu gülümseme.

Alper de aşık esmer çocuğa, biliyorum. Zira onun bu halini de tanıyorum.  Yerinde duramamasından, hop oturup hop kalkmasından, heyecanından, hızlı hızlı atan kalbinin yüzünde oluşturduğu pembelik ve canlılıktan ve uzaklara dalan mutlu bakışlarından.

İçim sımsıcacık. Dönüyorum Alper’e:

-Alper, adı AŞK olsun mu, hı ne dersin?

25.

Yüzümdeki gevrek ve gevşek gülümseme ilk günün neredeyse tamamı boyunca devam etti. Gecem yarı uykulu, yarı uyanık geçti. Hemşireler girip çıkıyordu odaya, ilaçlar verip, iğneler yapıyorlardı boyuna. Tansiyon ve ateş ölçümleri vardı bir de her seferinde. Aşk yatıyordu koynumda ara sıra. Ağlıyordu bazen. Normal sanıyordum hepsini. Ağladıkça emzirmek gerekiyordu, ya da altını değiştirmek. Neyse ki tüm işlere ilk geceden koşturma deliliğini göstermiyordum. Sadece hakiki bir uykuya geçmekte sorun yaşıyordum. Bu heyecan iğnelere, ilaçlara, ağrı kesicilerin verdiği gevşeme ve rehavete rağmen beni uyutmuyordu.

İkinci gün gene hastaneydim. Koridorları arşınlıyordum boyuna. İyileşmem gerekliydi. Zaten iyi de hissediyordum. Akşam oldu. Önceki gece yakınlarımızdan biri ile Alper rekafatçi olarak kalmıştı ve bebeğe ortaklaşa bakmışlardı. Ama bu akşam yalnızdık. Bunu tüm acemiliğimize rağmen iyi birşey sayıyordum zira harala güreleden ve başkalarının bizi çekip çevirmesinden dolayı bir türlü olayların derinine inemiyor, durumumu içimde hissedemiyor ve yüzeyde kalmaktan kurtulamıyordum. Üstelik yıllarca yeni yetme anneliğin abartısından ve görmemiş hal ve tavırlardan içten içe ve hatta bazen dıştan da veryansın eden biri olarak, şimdi aynı duruma düşmekten korkup çekingenlik gösteriyor ve çoğunlukla kaskatı kesilmiş halde , hatta soğuk bir anne görünümünden kendimi kurtaramıyordum. Kaldı ki yoğun kalabalıkta görüşüm bulanır benim, hislerim karışır, kendimi de hislerimi de anlamak ve ayıklamak için yalnızlığa ihtiyaç duyarım. Yeni duruma adapte olmanın en iyi yolunun birazcık yalnızlık olduğundan emindim, ne de olsa kendini bilen biriydim. Ancak heyhat!  Tecrübe etmediğim bambaşka bir hayatın içinde olduğumdan hala ve hala  haberdar değildim. Maharet sanıyordum bu yalnızlığı.

Yalnızlık ilk etapta sahiden de iyi geldi. Etrafımızı saran bulanıklık gitti, sisler azaldı, görüşüm açıldı ve içinde olduğum gerçeklik tüm muhteşemliğiyle açığa kavuştu. Hücrelerime dek nüfuz eden gepegerçek bir mutluluk tüm berraklığıyla ortaya çıkmıştı. Aşk, ben ve Alper harika bir aile olmuştuk. Birbirimizi sarıp sarmalıyor, sessiz ama derinden gelen bir sevinçle devamlı şekilde gülümsüyorduk. Üstelik yalnız olduğumuz için de istemsiz ve kaskatı değildi gülücüklerimiz zira tutmaya uğraşmıyorduk.

Ben gene uyumadım, uyuyamadım. Bu müthiş saadet, bu sonsuz gibi gelen bahtiyarlık beni uyutmuyordu. Fiziksel tüm sıkıntıma, kısıtlı ve acılı hareket kabiliyetime rağmen ayakta her işle ilgilenir olmuştum. An geldi, Alper şu cümleyi kurdu; Ah canım iyi ki kalktın da ben rahatladım, ve ardından uyudu. İşte hem deli hem ahmak anneliğimin başlangıç noktası tam burası olmuştu. Zira o akşamdan beri kendi rızamla, bile isteye Alper’in elinden ebeveynliğin tüm hammalığını alarak yıllarca sürecek boş cengaverliğimi ve gereksiz komando anneliğimi başlatmış oluyordum. O günden bugüne sürecek çatışmalarımızın kaynağı da gene bu noktaydı. Ameliyatlı birinin nöbeti devralıp ortalığa düşmesi ve bu görevi hiç dert etmeden kendiliğinden üstlenmesi elbette tüm yılların rotasını belirleyecek kilit nokta olacaktı. Nitekim biri kendiliğinden görevi devraldı mı, ötekinin keyifle çekilmesi hatta giderek göreve pek meraklı kimsenin sırtına birkaç görev daha koyması pek olağandır bu hayatta, değil mi? Ancak o sırada Alper’e azıcık bozulmak dışında pek de aldırış etmiyordum.  Zira aşka düşmüştüm ve geride kalan herşey önemsiz bir teferruattı. Ve ben hala sancılar içindeyken  gevrek gevrek gülüyordum.

İşte tam o esnada benim gevrek gülüşümü ve Alper’in tatlı uykusunu bölen önemli birşey oldu. Bebeğimiz durup durup ağlama krizine giriyordu. Pışpışlama, emzirme, gaz çıkarmaya çalışma, alt değiştirme sözün kısası bebeği sakinleştirmek adına okuduğumuz, bildiğimiz, önerilen hiçbir yöntem işe yaramıyordu. Bizim bebekle aynı gün, aynı şekilde doğan 3-4 bebek daha aynı kattaydı ve bu odalardan çıt çıkmazken bizim odadan tonu giderek artan ağlama sesleri duyuluyordu. Aslında çok sonra anladım ki o gece anneliğimin sistematiğini belirleyecek dönüm noktaları ile doluydu. Bu noktalardan biri de bu ağlama kısmıydı ancak o ilk acemilik, telaş ve en önemlisi tecrübesizlik içinde bu durumun farkına varmam mümkün görünmüyordu. Görmem için yılların geçmesi gerekiyordu.

Bebeğin krizsel ağlamaları devam ediyordu. Hemşireler apar topar odaya dalıyor, neler olduğunu soruyor biz şaşkınca birbirimize bakıyorduk. Bebeği derhal odadan alıyorlar ve sus pus vaziyette geri getiriyorlardı. Anlamıyorduk, hiç birşey anlamıyorduk. Herhalde bir bildikleri var diyorduk, ya da olsa olsa sakinliklerinden sebep bebek de sakinleşiyor diyorduk. Ne de olsa ben de, Alper de acemiydik ve gergindik ve bebek de bu gerginliğimizi hissedip ağlıyor diyorduk.

Gece sayısız ağlama krizi ile devam etti. Sayısız kez hemşire telaşla odaya girdi, sayısız kez ortalığı birbirine katan bebeği aldı ve sus pus geri getirdi. Bir keresinde sordum, Allah aşkına bizim bilmediğimiz ne var, ne yapıyorsunuz da susuyor bebek, sırrı nedir bu işin bize de söyleyin, dedim. Cevap, sakinleştirmek ve pışpışlamakmış bebeği. Çok inandırıcı gelmedi ama eh peki dedim. Çok sonra öğrendim ki mama verdikleri için susuyormuş bebecik. Ah, ben o acemilik içinde nerden bileyim.

Sabah oldu, zordu ama hiçbir zorluk bana koymuyordu. Sanki herşey sinek vızıltısı gibi yanımdan öylece geçip gidiyordu. Ve ben hastanede fotoğraf çektiren kırmızı saç bantlı, bakımlı, makyajlı annelikten çok uzak, gözler kan çanağı, saç baş elektrik çarpmış gibi tülerik ve dağınık ama kesinlikle gülümser vaziyette, şaşkın ördek misali etrafta dolanıyordum.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...