Benim Deli Anneliğim ~ 2. Bölüm, 26 & 27 & 28 & 29

26.

İki kişilik telaşlı çıkıştan sonra üç kişilik nisbi sakinlikle eve giriş, kalabalık, Kış mevsimi olması sebebiyle sonuna kadar körüklenen kombi ve içerde delice bir sıcaklık,  hararet ve kalabalık, kaynama ve buharlaşma hissi, çıldırma belirtileri…  İçime yavaştan yavaştan yerleşen vahşi hayvan emareleri… Pişen ağır yemek kokuları, yüksek sıcaklık, kalabalık, minicik odaya doluşan kadın, erkek, yaşlı, çocuk, bebeğin üstüne üşüşen sayısız kafa, yoğunluk…Lohusa kelimesinin irite edici etkisi.. A, Lohusa şerbeti yok, diyen evin telaşlı sözleri.. Yahu ne şerbeti, havaya uçacağım başıma vurdu loğusa anomalisi, diye hönküren iç sesim…  Sanki tamammış gibi de tüm seremonim, bir şerbetim eksikti benim. Lohusalık anomalisinin hissedilir yükselişi… hararet ve kalabalık…  içimdeki vahşi hayvanla yüzyüze tanışıklık… Aşk…

“Alper, sen çok yoruldun yavrum, biraz uyu, dinlen de bebeğe ben bakayım” diyen bir başka anne ve kulağımdan bir daha hiç çıkmayacak olan cümle, kendimi sokak kedisi gibi önemsiz ve değersiz hissedişim, ameliyatla doğum yapmış ve üç gündür uyumamış henüz anne olmuş bir annenin yorgunluğunu farkedemeyen, bir başka anneye derin içlenişim, Alper’in cümlenin benim üzerimdeki etkisinden uzakta hali, kızışım,  yabancılar elinde kalmış gibi burkuluşum ve yalnızlığım,  bir daha geçmeyen kırgınlığım, en ihtiyaç duyduğum anda nazımı tek çekecek insandan; annemden yoksun oluşum, el kızı hissi, belki normal zamanda üstünde çok durmayacağım bu cümleyi takıntı yapışım ve bu takıntıyı fazlaca ciddiye alışım, kendimi kendimden bunaltışım, farkında değil diye Alper’i bunaltışım, Aşk; ona odaklanamayışım, kalabalık ve hararet, sıcaklık, sıcaklıktan zaten hiç hazzetmeyen bünyemin kaynama hissi,  lohusalık anormalliği ile çığrından çıkışım, içimdeki vahşi hayvanı dizginlemeye gelen edepli yanım, tüm bunaltımı içimde yaşayışım, Aşk, onunla teselli buluşum ve susuşum.

Derken giden kalabalık. Kapanan kapı ile gelen sessizlik ve huzur!

Aşk uyuyordu yatağında, biraz ona baktım. Salona geçtim,  perdeleri ve pencereleri ardına dek açtım. Ilık bir duş yaptım. Hararet yapmış bedenim serinledi, hararetten sigortaları atan zihnim sakinleşti. Huzur buldum. Koltuğa uzandım ve sessizliğin şarkısını dinleyerek kısacık, mutlu bir uykuya daldım. 

O günden sonra ömrümün en huzurlu, en saadet dolu birkaç gününü yaşadım.

.

27.

Evimdeydim… Şükürler olsun  ki el kızı psikolojisinden kurtarmıştım kendimi. Şimdi daha kendinden emin, daha özgüvenli bir anne görünümündeydim. Aşk yanıbaşımda, çoklukla kucağımdaydı. Kokusu ve sıcaklığı baş döndürücüydü, öyle ki elimden bırakamıyordum onu. Tek uyuduğu zamanlar başka şeylerle ilgileniyordum,  onun dışında önüm arkam sağım solum kısaca tüm yönüm o olmuştu. Bazen uyuduğunda bile bir süre sadece onu seyrediyordum. Ah, Aşk bambaşkaydı. Seviyordum onu, iliklerime dek hissediyordum içimdeki bu yoğun duyguyu.

Ne zaman uyusa, onun ılık ve tatlı nefesi eşliğinde kendime küçük mutluluk seremonileri hazırlamaya başlardım. Öylesine keskin bir mutluluğun içerisindeydim ki açılan ameliyat dikişlerime dahi aldırmaz, ev işlerine koyulur, etrafı iyice toparlardım. Şayet ev temiz ve derli toplu ise odalarımın içinde  huzurla gezecek ve bu esnada ruha da iyi gelecek  naif ve manalı  müzikler açardım. Çoğunlukla hamilelikten beri dinlediğim ney müziğiydi açtığım. Kıştı ve kışın güneş tam karşımda, penceremden bana göz kırpan denizin ufuk çizgisinde batardı. İkindi güneşinin tatlı ışığı ile evim daha da sıcak bir iklim kazanır, içim sonsuz sandığım bir hazla dolar, dilimde şükür duaları, kalbim Aşk ile coşar, taşardım. 

Bazen Aşk uyanırdı, ağlardı. Sakindim o zamanlar, sakince ihtiyaçlarını giderir ve kucağımda onunla birkaç metrekarelik minicik odada gezmeye çıkardım. Bazen pencereleri açardım, martıların, akşam kuşlarının sesleri içeriye dolardı. Evimde gezinen tatlı ikindi güneşi ve onun kızıl-turuncu, sıcak ışığı, dışarıdan gelen deniz kokusu ve akşamı selamlamaya hazırlanan martıların çığlıkları,  içeride çalan enfes ney sesi ile birleşir, evim halelenir, dünya halelenir, ben, kucağımda sımsıkı tuttuğum Aşk yani biz, ötelerden öte bir dansa başlardık. Dans dediğim şey sanki doğal gelişen bir Sema’ydı bilmiyorum, bildiğim tek şey o an herşey kusursuz ve herşey muazzamdı.

İşte ilk onbeş günlük süre bu güzellik içinde aktı gitti. Ben iyiydim, bebeğim iyiydi, Alper çok çalışmasına rağmen iyiydi. Kayınvalidem ile ablam yemekleri yapıyordu üstelik, bu benim için tam bir nimetti.  Dikişlerim mi açılmış, pansumanlar mı yapılmış, ağrım mı sızım mı varmış, uykusuzmuşum aman ne gammış! Sanıyordum ki, hayatım hep bu kusursuzlukta gidecekti, sanıyordum ki çocuk büyütmek böylesi basit birşeydi, sanıyordum ki tıpkı kitaplardaki gibi minimal çözümlerle uyum içinde ilerleyecekti günlerim… Geçmedi, geçemedi, gene yaşamadan bilemeyecektim.

.

28.

Alışayazdığım yeni döngümde, henüz körpecik olan anne-bebek ritüelimde kendi halime bırakılsam huzurlu ve kesinlikle mutluydum. Ama olmuyordu. İlki evde yalnız kalmam kesinlikle doğru bulunmuyordu zira al basması, ot çıkması, kıl dönmesi türünden onlarca uygunsuz ve korkutucu hikaye vardı. Bu türden efsaneleri daha önceden de duyuyordum ancak tek kelimeyi bile cımbızlayıp en fantastik kurgulara giren oyuncu zihnimden haberdar olan ben, kendimi herşeyden özellikle uzak tutuyordum. Ne bu türden okumalar yapmışlığım vardı, ne de bu tür konuşmalara katılmışlığım.  Ancak tüm bu çabalarım şu an hiç birşey ifade etmiyordu zira ben zihnimden uzaklaştırdıkça konu illa ki bana ulaştırılıyordu. Ne yazık ki insanların böyle bir zaafı vardı, korkutucu, insanın içine vehim düşürecek  konuları neden bilmem sözde yardım adı altında anlatmaya bayılırlardı. Belki de bu yüzden zor olmasına rağmen yalnızlığa razıydım. Zira ürkeceğimi bildiğim nice şeyden fersah fersah kaçan ve buna rağmen kulağıma çalınan üstünkörü  cümlelerden bile devasa hikayeler üretebilen hayalperest ve deli zihnim ve zaten pek de normal sayılmayan halimle konuyu deşme gafletine düşsem muhtemeldir ki korkudan ölecek duruma gelirdim.

Kendimi iyi hissetmek adına, batıl ve rahatsız edici nice şeyi zihnimden de, evimden de uzak tutmak adına sürekli dualar okuyordum. Beni teskin eden tek şey bu oluyordu.  Ama bu da kabul görmüyordu:

-Yalnız mısın evde?

-Evet?…

-Yalnız kalma, lohusanın yalnız kalması iyi değildir.

-Niye, cinnet mi geçirir? Neyse…

-E… kalma işte… Bir de çatallı iğne tak bebeğe, kendine…

-Niye? Neyse..  Sorun yok, bol bol dua okuyorum.

-Dua mı?!!… E, ama lohusa dua okuyamaz ki?

-Niye? Neyse… Haaa.. neyse… Ezberimden okuyorum.

Oysa duaya ihtiyacım vardı. Yaşam dediğim şeyin benim için yeniden biçimlendiği ve benim de bir başka yaşamı; elimdeki minicik bir canı büyük oranda etkileyeceğim bu dönemde iyi sözlere, iyi telkinlere ve iyi düşüncelere her zamankinden daha çok ihtiyacım vardı. En son ihtiyaç duyacağım şey ise hem  gerilimli, hem de korkutucu  sözler ve bunların getirdiği olumsuz duygulardı.

Çoğunlukla yalnızdım evde. Alper o dönem gece de çalışıyordu, duadan başka tutunacak hiç birşeyim yoktu. Konuyu tam olarak deşmekten ve öğrenmekten çekiniyordum ama sanırım lohusanın çıldırmaya meyli oluyordu ve bunu savuşturmanın yolları da sözümona bu türden absürt yollardı ve dua etmekse sakıncılıydı. Hayır, bunu kabul edemiyordum, ben asıl dua etmezsem çıldıracaktım. Nitekim kendimi kendime bıraktığım zaman büyük bir boşluğa düşüyordum.

İsmiyle bile barışık olmadığım, ne menem şeydi şu lohusalık!  Doluya koysam almıyor, boşa koysam dolmuyordu, anlatılan zırvalara bakılırsa, sanki onun içindeyken kurtuluş yoktu, selamet yoktu, esenlik ve ferahlık da yoktu. Bu dönemin kendine has sıkıntıları vardı, bu tartışılmazdı ancak sıkıntının yanında çoğunlukla hazzın da, huzurun da alası vardı sadece buna her zaman izin verilmiyordu. Bence lohusa lohusalıkta anlatılan onlarca hikayenin yaşanmış olmasından değil, bu çapraşık, sıkışık ve bulanıklıktan cinnet geçirir hale geliyordu. Ve kimseler ne yapıyorum ben demediği için, hatta bazı olumsuz insanlar bunları keyifle lohusanın kulağına fısıldadığı için bu efsane dilden dile dolaşıyor ve asırlar geçse de, toplumlar kuvvetle gelişse de etkisini kaybetmiyordu. Sonra da iş başka şeylerin sırtına yükleniyor ve insanların zevzekliğinden gelişen şeyler -kara mit– olarak geleneksel yahut modern, okumuş yahut okumamış farketmeden her kadının içinde kabus gibi yaşamaya devam ediyordu. Ve sanki sırasını savan sırası gelmiş olana bu kabusu zevkle aktarıyordu.

.

29.

Elbette Lohusa anomalisi bir gerçekti. Herşey zırva söylentilerden ibaret değildi. Ki çok huzurlu ve mutluluktan kanat takıp uçtuğum ilk günlerde anormallikler hiç beklemediğim bir anda tepetaklak edebiliyordu beni.

Doğumdan sonraki ilk haftaydı. Karnımda bildik bir hareketlenme oldu. Yaklaşık son 6 aydır biliyordum bunu; minik kelebeklerin kanat çırpışına benzer bir kıpırtı. Duyduğum an derhal dikkat kesildiğim, içimi sıcacık yapan tatlı ve ılık bir kıpırtı. Önceleri anlayamadığım, bazen ayırdına varamadığım ama sonradan müptelası olduğum o canım bebek kıpırtısı. Gene dikkat kesildim, gene dinledim o sesi. Önce gülümsedim, ancak an geçtikçe gülümsemem değişti, hislendim ve çok içlendim.

Aşk yanıbaşımda yatağında uyuyordu, bu kısımda sorun yoktu ama dokuz ay boyunca birlikte yaşadığım canımın içi Canım artık karnımda yoktu. Duyduğum kıpırtılar ve sesler ondan gelmiyordu. Karnımda koca bir boşluk vardı ve tüm duyduğum basit ve ruhsuz bağırsak uğultularıydı. Bu duygu fena halde içimi yakmıştı. Gözlerim dolmuş, ardından hıçkıra hıçkıra ağlamıştım. Ve uzunca bir süre ne zaman karnımdan o ses gelse, içimde büyük bir boşluk, büyük bir yangın oluyor ve krizsel biçimde ağlamaya tutuluyordum.

İlk haftanın bitiminde kontrol için hastaneye gitmiştik gene. Doğumdan sonra ilk kez eski dostum ultrason cihazıyla karşılaşacaktım. İçimde eski heyecan yoktu zira Aşk yanımda duruyordu. Sadece meraktaydım;  O iyi miydi, sağlığı yerinde miydi, ilk kez dışarı çıkıyordu, problem olur muydu vesaire üzerine. Derken doktor beni de muayeneye aldı. Bebek Alper’le içerde duruyordu. Gene yattım, gene doktorun asistanı karnıma o sevimsiz ve soğuk jeli sürdü, gene cihaz açıldı ve doktor aleti karnımda gezdirmeye başladı.

Nedir, ne değildirin farkında değildim, durumumun üzerine hiç düşünmedim. Sadece gene ilk günkü saflıkla ekrana bakıyordum. Gene, bir yerde bir gökte ve gene gülümser vaziyetteydim.  Ancak birden gülümsemem değişti zira doktor aleti karnımda gezdirdikçe görüntü de bir farklılık olmuyordu. Filmim durmuştu,  ömrümün en güzel ritmi, en harika şarkısı susmuştu. Kalp atışları yoktu, hayatımın filmi yoktu, karnımda sadece büyük, kara bir boşluk kalmıştı.

İçimde bir yıkım oldu, boğazım düğümlendi, konuşamadım, doktor ne dedi hiç dinleyemedim. Biliyordum Aşk yanımdaydı, şükürler olsun sağlıklıydı ve herşey yolundaydı ama içimdeki bu yanmaya engel olamıyordum. 9 aylık birlikte yaşam serüveninin, canımın ta içinde devam eden o canım birlikteliğin son bulduğunu farketmem kuvvetle içimi yakıyordu. Yalnız olsam gene hıçkıra hıçkıra ağlardım ama şimdi kendimi tutuyor ve gözyaşlarımı içime akıtıyordum. Garip, çok garip bir haldeydim ve bunu ben bile anlayabiliyordum.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...