Benim Deli Anneliğim ~ 2. Bölüm, 30 & 31 & 32 & 33 & 34

30.

Eve girdiğim ilk gün içime mayası düşen lohusa anomalisi beklenenin aksine yalnızlıkta değil kalabalıkta yakalıyordu beni. İnsanların gözünün üstünde kaşın var minvalindeki tüm arızalar zihnimde hikayesiye vuku buluyor, olmadık şeyden mesele üretiyor ve aptal bir zırvayı uzattıkça uzatıyordum. Evet, etrafımda  anormallikler de oluyordu, bu da bir gerçekti ama normalde, adam sende, diyeceğim nice şeye bunca takılmak, insana ve davranışlara sarmak meselesiydi şimdiki. Üstelik öylesine büyük bir ciddiyetle yapıyordum ki bu işi, sanırsınız o zırvalar hayatım boyunca benimleydi ve tüm meşgalem de onlarla hasbihal etmek, ardından kendimi yemekti. İşin kötüsü yaşadığım zırvayı anlamak, abartımın farkına varıp da hayata normal penceremden bakmak için epeyce süre geçmesi gerekti.  O süreye dek de, özellikle ilk evrede zırvada zirve yaptığım söylenebilirdi.

Yeni dünya  gene bir takım değişikliklere zorluyordu beni, bebeği de ha keza, ama işin ilginci eski tanıdıklarımı, arkadaşlarımı dahi değişime ayak uydurmak zorunda bırakıyor ve hepimiz için direniş sancıları yaşanıyordu.  Öyle ki hamileyken  pek yakın olduğum hamile ama henüz doğurmamış arkadaşlarımla bile ciddi bir biçimde ayrışıyordum. 

Serpil ve Esra üniversiteden tanıdığım, henüz bekar olan iki yakın arkadaşımdı.  Beni ve bebeği ziyarete gelmişlerdi. İlk zamanlar her iki taraf için de herşey eski akışında yaşanır gibiydi. Bebeği sevip, seyredip, iki agu yaptıktan sonra, gene eskiden olduğu gibi, ciddiyetten uzak, birbirimize takılarak, şamatalı  sohbetler ediyorduk. Sanki ortamda fark olarak sadece fazladan bir bebek vardı. Bebek uyanık ve keyifliyken, uyurken, altı temizlenirken bile kısmi bir uyum vardı şimdiki zamanla eski zaman arasında. Ancak ne zamanki bebek ağlamaya başladı, hele ki ağlamanın ardından gelen emzirme zamanı ile ayrışma keskin bir hal aldı. Üstüme yalnızken yapışmış olan hülyalı huzur hali şimdi büyük bir sıkıntıya dönüşüyordu. İlki sohbeti bırakmak istemiyordum, eskisi gibi güle oynaya sohbette kalmak istiyordum, ikincisi arkadaşlarım sohbetin bir anda garip bir ağlamayla bölünmesine  adapte olamıyor ve hala aynı düzende sohbete devam etmeye çalışıyordu, ama bu sırada bebek madden ve manen kesinlikle doymak, doyurulmak istiyordu. Herşeyi idare edebilirdim ama kız kıza çocukça her türlü şamatayı yaptığımız arkadaşlarımın yanında bırakıp gırgırı şamatayı, oldukça ciddi ve koca bir kadın edasıyla, henüz içine giremediğim anne figürü ile bebek emzirmek çok başka geliyordu bana. Yapamıyordum,  sanki o eylemle onlardan tastamam kopmuş olacakmışım gibi hissediyordum. Aramızdaki o yakın, sıcak ve en önemlisi eşit bağ kopacak diye korkuyordum. Üstelik kendim bile bedenimin yeni halini yadırgıyorken, başkalarını beni yadırgayacağına kesin gözüyle bakıyordum. Bir süre eveleyip geveleyerek, bebeği türlü hareketlerle oyalarak atlatmaya çalıştım bu evreyi ancak Aşk istediğini almak istiyordu. En sonunda Esra –sanırım bebeği emzirmen gerek- diyerek ilk kırılmaya neden olan sözleri ağzından çıkardı. Evet, olabilir diyerek utana çekine emzirdim bebeği. Yaşarken gördüm ki, kızlar benden daha rahat ve uyumlulardı sadece ben kabullenmekte zorlanıyordum yeni durumu. Düşünmek yaşamaktan daha zordu ama herşeye rağmen bu evrenin sonrası bende suskunluk oldu. Kendimi, durumumu, bebeğimi, yeni dünyamı ve yeni halimi garipsediğim bu an ne ilk ne de son da olmayacaktı.

İlk gezme ziyaretimizi yapacak ve maaile ağabeyimin evinde toplanacaktık. Başlangıç gene pek  güzeldi; bebeğe müthiş ilgi, sevgi, agular vesaireler ile geçti. Ben de gene eskisi gibi evin genç kadınları ile neşeli ve tatlı sohbetin keyfine bırakmıştım kendimi. Erkekler ise her zamanki gibi işler, teknolojik girişimler ve fırsatlar üzerine hararetli bir tartışmaya girmişti. Aşk uyuyordu ve biz Türk kahvesi içiyorduk. Kahve ile  muhabbet  seremonisinin hazzı hücrelerimde dolaşıyordu, keyfediyordum. Rehavet içinde koltuğuma yayılmışken bebeğin ağlama sesinin geldiğini söyledi evdekiler. Keyfimi bozmaya hiç niyetim yoktu; Alper, sen bakıver bebeğe bir zahmet, deyip koltukta hafifçe kaykılıp, ardından yerime daha da yayılarak oturdum. Sanıyordum ki, bu eve önceki gelişlerim gibi olacaktı. Ve daha beteri sanıyordum ki, önceki yaşamımdaki gibi; ortamdaki bebek sevilip oynanan, iki agu yapılan ve ağlayınca sahibine devredilen birşeydi. Ancak elbette yanılıyordum! Bu bebek başkasının bebeği değildi,  bizzat benimdi ve ağladığında devredilecek anne de benden başkası değildi. 

Alper bir süre bebekle haşır neşir oldu. Ancak ağlama sesleri bitmiyordu. Hala işin içeriğinin farkında değildim, hala bir başkasının problemi çözeceği beklentisindeydim. Alper içeri girdi; altını temizledim ama sanırım acıkmış, dedi. Ben etrafıma bakındım, sanırım doyma ve doyurma eyleminin bana denk düşen realitesini bir türlü kavrayamıyordum. Evdeki bebek-anne-yalnızlık döngüsü bir ritüele bağlanmıştı, bedenim ve zihnim bu ritmi iyi de tutturmuştu ama ne zamanki evden çıktım, ritim de ritüel de fena halde bozuldu ve ben çocuksuz günlerime geri koyuldum. Oysa ortadaki bebek benimdi, ben anneydim ve bu bebek süs bebeği değildi, doğal olarak doğal ihtiyaçları vardı. Afallamış, yadırgamış ve yadırganmış olarak telaşla yerimden kalktım, bebeği kucağıma aldım. Tutuşum bile eğretiydi, garipti, içim garipçeydi. Elimde bebeği evirdim çevirdim, salladım oynadım, susmuyordu. Besbelli acıkmıştı ama emzirme eylemi şu durumda bana çok uzaktı. Alper içeri girdi, neden bebeği emzirmediğimi sordu, öylece bakakaldım, cevabım yoktu. Kimse anlamıyordu, ben dahi anlamıyordum. Üstelik içimde bir başka duygu daha vardı, vicdan ve kendine verip veriştirme duygusu. Bir de onunla uğraşıyordum. Bildiğim anne kalıbı; çocuğu için ölebilen anneydi, böyle biliyordum ama emzirmeyi bile yadırgıyordum. Bu uzaktan duyduğum annelik türlerine benzemiyordu. Ya ben ucubeydim, ya insanlar başlarına böyle şeyler gelmişse de utançtan ve yadırganmaktan korkup bunları saklıyordu. Tuhaf hissediyordum.

.

31.

Kendi de hamile olan Asude ve onun pek aktif, pek neşeli arkadaşı Şeyma bize geldi. Beni  ve bebeği görmekti niyetleri. Ben gene yadırgıyordum yeni halimi ancak ilk yadırgamaları atlattıktan sonra nispeten iyiceydim. Şeyma’nın olduğu yerde sohbetler hep keyifli olurdu nitekim şimdi de öyleydi.  Ancak zaman değişmişti, benim halim çok değişmişti.  Sohbetler her ne kadar neşeli ve keyifli idiyse de sohbete iştirak etmem  giderek güçleşiyordu. Zaten bebekten sebep sık sık bölünmeler de yaşıyordum. İşin kötüsü çoğunlukla uykusuzdum ve sohbetleri takip etmem tümden zorlaşıyordu.

Şeyma gene neşeli hikayeler anlatıyor, Asude ve ben dinliyorduk. Normalde Şeyma’nın her cümlesini keyifle ve ilgiyle dinleyen ve ah keşke biraz daha anlatsa, diyen ben ne yaparsam yapayım sohbeti tam olarak  idrak edemiyor ve bir türlü konuya vakıf olup da doğru tepkiyi veremiyordum. Gülünmesi gereken yerde somurtuyor, ciddileşmem gereken yerde gülüyordum. Bunu da  kendi halimin ayırdına vardığımdan değil, kızların yüzündeki anlamsız bakışlardan anlıyordum. Yorgundum ve vakit geçtikçe daha da yorgun oluyordum ancak kızlar durumumu bir türlü anlayamıyordu, hem ziyareti uzatmaya ve hem de anlatmaya devam ediyorlardı.  Sohbetin bir yerinde uykusuzluktan gözlerim kapanıyor, ben sözde başımı eğerek durumu kotarmaya çalışıyor ancak bir süre sonra başım düşüyor ve utançla kaldığım yerden dinlemeye devam ediyordum.

Vakit  geçtikçe perişanlığım artıyor ve o eski keyifli sohbetler şimdi işkence halini alıyordu. Ara sıra bebeğe bakacağım bahanesiyle odaya giriyor, iki üç dakika kestiriyor gene sohbete katılmaya çalışıyordum. Üstelik bebeği emzirince eşsiz derecede tatlı bir uyku da bastırıyordu. Durumum kurtarılamaz bir hal almıştı ve kızlar bunun farkına bile varmıyordu. Benim gibi onlar da yeni dünya, yeni düzene uyum sağlayamıyorlardı. Ben lohusalığı ilk kez tecrübe ediyordum, onlar lohusalık çeken bir arkadaşla olmayı. Onlar da bilmiyorlardı bu halin sıradışılığını, bu yüzden benden eski performansımı beklemeleri de doğaldı. Ama yazık ki eski benden geriye; zihni dağınık, görüşü bulanık, bedeni pörsümüş ve yorgun bir kadın kalmıştı. Ve ne yazık ki eskisi gibi sabahtan akşama dek süren ziyaretler şu anki halime hiç de uygun düşmüyordu. Demek lohusa ziyareti az olmalıydı, bunu da tecrübe ediyordum.

En son bebeği emzirmeye gittiğimde uzunca bir süre gelmemiş olmalıyım ki içerden Şeyma’nın bana seslenen sesini duydum:

-Aşkolsun! Kırk yılın başı sana geldik, sen gidip içerde uyuyorsun? Bebek olunca sen de bazıları gibi  arkadaşlarının papucunu dama mı attın?

İşte bu sözler beni can evimden vuruyordu, tanıyordum bu sözleri. Hayır, ben de o bahsettiğim arkadaşlarım gibi yapıyor olamazdım. Derhal toparlanmalıydım; uykusuzluktan yanan, kan çanağı gözlerime, sapsarı kesilmiş soluk benzime, yorgunluktan harap ve bitap düşmüş bedenime rağmen çökmüş omuzlarımı yükselttim ve boynumu dikleştirip içeriye attım kendimi. Topladığım ilk enerjinin verdiği kuvvetle ve yapay da olsa özgüvenli yüksek sesimle haykırdım:

-Yo, ben öyle olmadım!

Ama bu kadarcık duruşu bile ne bedenimde ne de zihnimde sabitlemeyi beceremedim. Bir anda gene çöktü omuzlarım, bulanıklaştı görüşüm.

-Ya da öyle oldum! Dedim kuvveti kesilmiş sesimle.

-Ama bu hal bildiğiniz bir hal değil a kızlar. Tecrübe etmeden sarf ettiğim sözlerin, çemkirmelerimin hepsini geri alıyorum. Bence siz de geri alın. Hele sen Asude, yol yakınken tövbe et! deyip, hamile arkadaşımı işaret ettim. Şeyma sus pus olmuştu.

-İşin gerçeği; sizin tarafınızda henüz değişen birşey yok, ama benim hayatım tamamen değişti ve  dağılmış durumdayım. Kafamı kaldıramıyorum, çok uykusuz ve bitiğim, kusura bakmayın, dedim.

Neyse ki tam o sırada ablam geldi ve hadi sen git biraz dinlen, deyip odaya yolladı beni.

O gün anneliğin ilk önemli derslerinden birini tecrübe etmiştim;

“İnsan denen mahlukat hiçbirşeyi yaşamadan bilemiyormuş bu yüzden yaşamadan konuşmak büyük bir zafiyet ve budalalıkmış. Ve, kişinin kendi eliyle kendi geleceğine atacağı en büyük kazıkmış yaşamadan ileri geri konuşmak! Zira o ahkamlar alemde deveran ederken illa ki konuşanın kafasına geçiyormuş. Hem de misliyle.”

Ve sahiden de neredeyse tüm anneliğim, önceki yaşamımda ötesini berisini hiç düşünmeden, ya hu bunu söylüyorum ama belki de bir fikrim yoktur, diye düşünme inceliğini ve edebini göstermeden rahatça  sarfettiğim onlarca çemkirmenin bedelini ödeyerek geçecekti. Ve tecrübe edeceğim en önemli şey de; havaya saldığımı sandığım ve masum birşey diyerek aldırmadığım onlarca sözün dönüp dolaşıp çocuklarım üzerinden başıma geçtiğine şahit olmakla geçecekti.

.

32.

Güneşli bir bahar sabahı. Aşk’ı alıp gezmeye götüreceğim ilk defa. Binanın merdivenlerinden iniyorum tatlı bir telaş ve heyecanla. Aşk yanımda, huzurum sonsuz. Yüzümde gene o gevşek ve yayvan gülümseme. Zaten ne zaman Aşk’la olsam, hele ki ona bakmışsam gülümser buluyorum kendimi. Dünya da gülüyor bana böyle zamanlarda,  hayat harika!

Üstümde hamilelikten önce severek giydiğim elbisem var. Düğmelerim zor kapandı giyerken ama ama sığmışım bir şekilde içine, mutluyum pek ala. Ayağımda kadınsılıktan uzak, şekilsiz ama bir o kadar da rahat, dümdüz bir ayakkabı. Yüzümde makyaj yok, sadece cansızlığıma biraz renk gelsin diye az biraz fondöten. Açmayı, dağıtmayı, türlü şekillerde kullanmayı pek sevdiğim saçlarımı sıkı sıkıya toplamışım. Tek tel düşüp de rahatsız etmesin istiyorum. Zira emzirmenin verdiği hararetin ve  lohusalığın getirdiği kasvetin üstüne bir de saç sıkıntısı düşmesin istiyorum. Hem ben saçlarımı toplamaya ta hamileliğimden beri alışmışım.

Eski zamanlara kıyasla çok bakımsızım. Aslında halim harap, görüntüm berbat! Ama bunlara aldırmayı aklıma dahi getirmiyorum.  Aşk sarhoşluğu ile mecnun olmuşum, bir parça entari, bir gıdım saçın bu muazzam halin yanında ne önemi olabilir ki?

İniyorum merdivenlerden, eteklerim uçuşuyor, kalbim uçuşuyor, bulutlardayım… Kah konuşuyorum Aşk’la, kah şarkılar söylüyorum uydura kaydıra. Derken alt kattaki komşum çıkıyor kapıya, hayırlı olsun, diyor ve bebeği görmeye davranıyor.

-A, ne kadar küçük! Emzirmiyor musun ki, diyor?

-Yo, emziriyorum, diyorum ve hala gülümsüyorum.

Bir başka komşu seslere çıkıyor, o da tebrik ediyor ve o da bebeği görmeye davranıyor;

-A, erkek mi, diyor ve neden bilmem yüzünü buruşturup ekliyor:

-Neyse sağlık olsun!

O an ne demek istediğini tam anlayamıyorum, ama içimde bir burkulma oluyor, tuhaf bir sıkıntı içimi kaplamaya başlıyor. Yüzümde asılı kalan aptal gülümseme ise nedense hala devam ediyor.

Akrabamız olan bir başka komşum çıkıyor ortaya birden, bebeğe dahi bakmadan önce beni süzüyor:

-A, sanki hiç doğum yapmamış gibisin, göbeğin aynen duruyor, diyor.

İrkiliyorum, üstümü başımı çekiştirmeye başlıyorum, oysa ben tekrar ayaklarımı gördüğüm için epeyce iyi hissediyordum, şimdi göbek de nerden çıktı diye düşünürken afallıyorum. Kapanmayan düğmelerimi hatırlıyorum, sıkılıyorum. Gülümseme yerleşmemiş olsaydı keşke yüzüme, zira aslında içimde hiçbir gülücük hissetmiyorum. Bozuluyorum, hiç birşey diyemiyorum. Zaten ben böyle; hem saklı ama hem de direkt saldırılarda ne yapacağımı hiç bilemiyorum. Sadece bir an önce oradan kurtulmaya bakıyorum.

Binadan çıkıyorum. Eteklerim pörsüyor, kalbim neşesini kaybediyor, bulutlardan hızla yere iniyorum. Gerçekliğin sert ve kuru zeminine çakılıyorum. Gülümsemem yerini durgunluğa bırakıyor. Aşk’la konuşmayı terkediyorum, şarkılarım susuyor.

Sokakta bir iki anlamsız tur atıyorum. Aşk ağlıyor, sesi sokakta yankılanmaya başlayınca elim ayağıma dolanıyor ve eve geri kaçıyorum. Nefes nefese içeri giriyorum.  Aynaya ilişiyor gözüm. Az önce evden çıkarken renksiz ama gülümser yüzüme dikkat kesilen ben şimdi gövdeme ama en çok göbeğime dikkat kesiliyorum. Evet, şişmanmışım sahiden, göbeğim de kocaman, ne de çirkinim diyorum. Bunalıyorum ve aynadan kaçıyorum. Zaten o günden sonra aynalarla bir daha barışmıyorum.

.

33.

Kapı çalıyor. Kayınvalide, iki komşu ve bir akraba içeri giriyor. İşte o noktadan sonra taarruz şenliği başlıyor.  İki üç kelam etmeden daha soruyorlar ardı sıra:

-Çalışmayı düşünüyorsun değil mi? Aman hemen çalışmaya başla kızım, ev kadını olma!

-Nasıl bebek uyuyor mu gece? Uyumuyor mu, oooo bu daha en iyi günlerin?

-Büyüdükçe dertleri de büyüyor kızım çocukların. Ah, ben neler çektim? Uykusu, gazı, kakası en güzel günleri.. Bugünlerin kıymetini bil!

Acemi anneyi anını yaşadığı kendi masum dünyasından ayırıp, ileriye dönük endişeye sevk eden sohbetlerin şehvetine kapılıyor tecrübeli anneler. Konu dallandıkça, sanıyorum benim yüzüme de dehşetin ve korkunun ifadesi yansıdıkça şevk de taarruz da artıyor, birinin cümlesi bitmeden diğeri görevi devralıyor. Bense pinpon maçını izleyen bir seyirci gibi, gözlerim dehşetle açılmış, kalbim sıkışmış şekilde bir ona bir buna dönüyorum.

-A, değil mi Emel? Daha diş sancıları var, memeden kesme var…

-Yemek yedirmek var daha, hele bir de yemeyen bebekse…

-Ben Mert’te ne çektim, dişleri yok mu dişleri, ömrümü yedi benim..

-Alper hiç sıkıntı vermedi bana, melek gibiydi valla… Dördüncü ayda da kendiliğinden bırakmıştı memeyi. 

-Zaten memeyi çok uzatmamak lazım…

-Aman Zeynep sen de pek seversin çocuklarını övmeyi, Alper yemediği için zafiyet geçirmişti de hastaneye kaldırmıştınız ya hani.

-Ay yok ayol, Alper de, Kaan da hiç problemli değildi.

-Başka çocuk düşünüyor musun kızım, bir tane olmaz tabii… Bir de kızın olsun.

-Kızım inşallah kayınvalidene çekmemişsindir, çektiysen yandın!

Başlarda masum bir merakla hı, ha, yaaa diyerek katıldığım neye hizmet ettiği belirsiz bu sohbetin vardığı noktada iyice  afallıyorum. Hele bir durun ya hu, diye haykırmak istiyorum, ben daha lohusalıktan bile çıkmadım, bu ne acele diyorum. Hem size ne, sizi ne ilgilendirir ki bu meseleler, ne meraklısınız önden endişelendirmeye bir anneyi,  diyorum  ama elbette içimden konuşuyorum. Gülümsemem yüzümde asılı ama kaslarım gergin hissediyorum.

Ardından kayınvalidem ekliyor;

-Kilo verdin mi hiç?

-Bilmiyorum… Aslında tartılmadım pek.

Kapanmayan düğmelerimi anımsıyorum; a hiç doğum yapmamış gibisin diyen yüzleri… Sıkılıyorum, sesim derinleşiyor;

– Ama herhalde pek vermedim, diyorum.

Az önce rahatça durduğum koltukta rahatsızlanıyorum ve göbeğimi içeri çekmeye çalıştığımı farkediyorum. Konudan bahsederken giderek çekingenleşen halim cesaret veriyor karşımdakilere, bir göbeğime bir bana bakarlarken  soru şekil değiştiriyor… Yüzler yüzüme yaklaşıyor, yüzler giderek büyüyor sanırım daha çok dehşet vermek ve adeta hipnoz etmek için.. yarı fısıltıyla, ağır ağır duyuyorum:

-Vermeyi düşünüyorsun ama değil mi?

Bu soruyla karşılaştığımda zerre kadar gülümsemiyorum. Neyse ki en azından o aptal gülümsemeyi kesmeyi başarıyorum.

.

34.

Akşam olduğunda kalabalık aile toplanıyoruz. Odamdan çıkasım yok. Ayıbına, günahına, inceliğine kabalığına aldırasım yok. İnsanlar durmuyor, insanlar konuşuyor, insanlar düşünmüyor… Ben cevap yetiştirmekten uzağım, onlarsa eksiğimi gediğimi, acemiliklerimi ve bilmezliklerimi kovalıyor, yoruluyorum… Oysa mutluyum kendi çemberimde, ne ileriyi düşünüp endişeleniyorum, ne geçmişi düşünüp ahu vah ediyorum. Gene anımın içinde, üstelik bu kez yanımda Aşk’la dolanıyorum. Ne uykusuzluk, ne yorgunluk derdim değil, dinlediğim müziğimle, günbatımı düşen evimde basbayağı  mutluyum işte. Hem zaten üstümde hiç olmadığı kadar bir rehavet var. Derler ya emziren anne az biraz aptallaşır diye, öyleyim ben de, biraz aptalaşmanın tadını çıkartıyorum.

Zor ve ruhu çetrefilli, gelgitli mi gelgitli günlerim ama huzurluyum. Şişkoluğuma, feri dönmüş kan kırmızısı gözlerime, sararmış benzime rağmen kendimden hoşnutum, hem de çok hoşnutum. Lohusa anomalisine rağmen, uykusuz gecelerime rağmen, bebeğimin geceleri anlamlandıramadığım  periyodik ve sistematik ağlamalarına rağmen, Alper’in gece gündüz çalışmasına rağmen, boyuna açılan ve bana iş çıkaran ameliyat dikişlerime rağmen, o halde hem bebeğe hem de eve yetişmeme rağmen mutluyum, huzurluyum. Yeter ki insanlar eliyle bozulmasın huzurum. Yalnızlıkta benim huzurum, bu yüzden içeri girmeye  korkuyorum ama elbette bu durumu devam ettiremiyorum.

Bebeği alıyorum kucağıma, o mu bana sığınıyor, ben mi ona bilmiyorum ama sanki ondan daha çok ben ona ihtiyaç hissediyorum. Sarılıyorum Aşk’a, sıcaklığı içimi ılıklaştırıyor, yüzüne bakıyorum gerginliğim gidiyor.  Yeniden gülümsememi kazanıyor ve Vira Bismillah deyip kendimi içeri atıyorum.

Kimse üstüme başıma, göbeğime kiloma bakmıyor, iyi hissediyorum. Herkes bebeği görme derdinde. Aman boşuna endişelenmişsin be deli kadın diyorum. Rehavetle yerime oturmaya koyuluyorum ki çatlak bir ses duyuyorum:

-A, bu çocuk sana hiç benzemiyor.

Bu çocuk, benzemek, sen, ben sözleri… toparlayamıyorum… Birine mi benzemeliydi ki diyorum. İçimde bir hoşnutsuzluk oluşturuyor. Anlamadan inciniyorum. Benzemek ne; rengi mi, teni mi, kaşı mı gözü mü, o ana dek ben farkında bile değildim ki bebeğim neye, kime benzemekteydi. İnsanlar ne çok seviyordu tenle, renkle uğraşmayı ve bundan konuşmayı. Sevmiyorum bu konuyu… O benim canım, aya da benzese, kayaya da fark eder mi ki? Üstelik ben bugüne dek bebeğimin rengine dikkat bile etmedim ki.

-Evet, aynı Alper değil mi, diye heyecanla atılıyor biri ve bayrağı ele geçirip konuyu devam etme şehvetiyle ve şevkiyle konuşuyor.

-Alper, gördün mü aynı sen, diyor bir diğeri.

Alper gene özlerin benim üzerindeki tesirinden habersiz, keyifle ve gururla gülümsüyor.

İnciniyorum. En çok Alper’in farkındasızlığına inciniyorum. Bebeği geri almak istiyorum kucaklardan. Onu da, beni de incitmesinler istiyorum.

Ve derken bombayı patlatıyor bir diğeri:

-Alper’e değil, Alper’in dayısının oğlu Kaan’a benziyor, değil mi Bülent?

-Ya evet Kaan’a benziyor! 

İncinmiyorum, açıkça kızıyorum. Hem bebeğimi birine benzetmenin boş ve sevimsiz uğraşısı, hem bu konuda beni tamamen dışarıda bırakmanın bana kasti gelen çabası, hem de üstelik babaya bile değil dayının oğluna kadar uzaması bu merakın dokunuyor bana.

Aptal ama mutlu ve huzurlu olduğum, yüzümde yayvan gülümsememle kendi çemberimde yavrumla haşır neşir olduğum o günlerde akrabalarım, komşularım, yolda gördüğüm tanıdık ve tanımadıklarımdan gelen taarruzlarla ve bu geceki  benzetme zırvasının zihnime indirdiği altın vuruşla ve herşeye rağmem suskun duruşumla içimde bir başkalaşım yaşıyorum. Önce, yaklaşan dörtnala ayak adımlarını hissediyorum,  ardından hırıltılı nefesini duyuyorum, derken göz göze geliyoruz; öfke ve hiddetten kıpkırmızı kesilmiş gözlerini görüyorum ve o gece içimdeki vahşi hayvanla resmen tanışıyorum. O gece gelen ve bir daha içimden hiç gitmeyecek olan ve bulduğu ilk fırsatta kırıp zincirlerini kendini dışarı atan vahşi hayvana merhaba diyorum.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...