Benim Deli Anneliğim ~ 2. Bölüm, 35 & 36 & 37 & 38

35.

Doğumdan sonra 7. gün:

-Alper bebeğe ne isim koyacağız? Ömür boyu Aşk diyecek değiliz ya, artık isme karar vermemiz lazım. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?

-Bilmem, sen bilirsin…

-Alper ne demek sen bilirsin?!!  Sana bebek mavi tulum mu giysin, yoksa sarı mı diye sormuyorum ki, ismini ne koyacağımızı soruyorum… Hem ben ne desem o mu olacak?

-Bakarız!

-Off Alper!

Doğumdan sonra 9. Gün:

-Selim-Abbas, Abbas -Selim… Hangisi olsun birşey söyle Alper. Ben ikisininden de vazgeçemiyorum ama çifte isme de razı olamıyorum.

-Hı?

-Alper, birşey söyle, ne diyeceğiz?

-Bakarız canım…

Doğumdan sonra 12. Gün:

-Alper, Kızılderililer gibi bebeğin büyüyüp kendi ismini bulmasını mı bekleyeceğiz ? Yapamayacağımız şey de değil ya hani!

-İkisini birden koyalım be canım.

-Off Alper!

-Bakarız canım, bakarız…

Doğumdan sonra 15. Gün:

-Alper annenler biz daha bir karar vermeden Selim diyor bebeğe ısrarla. Annemse Abbas, çıldıracağım!

-Bakarız canım, bakarız…

Alper’le taban tabana zıt ailelere sahibiz. Biz kendi aramızda Doğu-Batı harmanı olarak iyi idare ediyoruz ama ailesel olarak tastamam Doğu-Batı zıtlaşması içindeyiz. Hele ki annelerimiz. Bir tarafta son derece modern, yeni olanı seven ve yeniyi isteyen. Ki bebek olmadan daha o dönemin en modern isimlerden oluşan bir liste vermişti elimize ve maalesef ben razı değildim hiçbirine ve bunu açıkça söylemiştim de. Selim, moda ve yeni değil bilakis klasik bir isimdi dolayısıyla kayınannemin bize verdiği listede değildi lakin Abbas’ı duyunca dört elle sarıldığı isim olmuştu şimdi. Diğer tarafta ise yeniden haberdar dahi olmayan,  öte dünyadan başkasına  bakmayan bir anne, yani benim annem. Hele ki rüyasını gördüğüm bu isim annem için çok kıymetli ve vazgeçilmezdi. Öyle önemsiyordu ki rüyamı ve ismi, doğrusu annemin yanında bir başka seçenek olan Selim ismini zikretmekten bile çekinmiştim. Haliyle o da Abbas diyordu bebeğe.

-İnadıma yapıyorlar değil mi Alper? Belki de annen hazırladığı isim listesini dikkate almadığımız için ben de sizin tercihinizi dikkate almıyorum  demek istiyordur bu şekilde. Sanırım bu yüzden ısrarla ve inatla Selim diyor bebeğe! Ya da benim annem.. pasif baskı uyguluyorlar üzerimize…

-Sanmıyorum canım… Ne yaptıklarının farkında bile değiller bence…

-Niye onlar da mı Postpartum Depresyon yaşıyor su sıra? Hem bizim isimlerimizi anneannelerimiz babaannelerimiz mi buldu?

-Sanmıyorum canım! Bence düşünmeden hareket ediyorlar sadece.

-Onlar da geçti bu yoldan, beni, bizi en iyi onlar anlamalı değil mi? Neden düşünmüyorlar o zaman!

Bizim ürkekçe bir tarafta beklettiğimiz ve bir türlü kesinleştirmediğimiz isimleri, üstelik kıvranmalarımızdan da haberdar iken, tarafların kendilerine yakın olanı alıp gayet emin şekilde icra etmeleri büyük bir sıkıntı ve tasa mevzusu olmuştu benim için. Ve ben o günlerin dehşeti içinde hem kızgınlık hissediyordum, hem de garip bir baskı üstümde. Üstelik öyle bir yaradılışım vardır ki benim, gizli yahut aşikar her türlü baskı, baskı aracı olan şeyden delice uzaklaştırır beni ve şimdi de el bebek gül bebek sakladığım, çok sevip arasında kaldığım bu iki isimden de kaçma kurtulma noktasına geliyordum. Ve bu güzide isimleri bırakmak zorunda kalmaya giderken giderek daha çok kızıyordum.

Lohusa anomalisinin bir diğer etkisi miydi yaşadığım; paranoyaklık mıydı yaptığım yoksa gerçeklik miydi içinde olduğum, doğrusu bir türlü ayırd edemiyordum. Taraflar bile isteye bana inat mı  sürdürüyorlardı bu isim faslını yoksa masumca bir yol mu tutmuşlardı emin olamıyordum ama bu bulanık hal üzerimde iken herkesin karşımda yer aldığı fikri içimde ve zihnimde daha çok taraftar buluyordu. Dolayısıyla isim konusunda da kasden beni üzmek istediklerine inancım tamdı. Zaten çok sonra anlayacaktım ki; bu dönem yaptığım en iyi şey insanlara sarmaktı. Bu yüzden  bebeğe Seliiim, diye seslenirlerken alt yazı olarak –bak seni takmıyoruz, torunumuza istediğimiz isimle sesleniyoruz- dediklerini düşünüyor, üstelik kimselere birşey de diyemiyor en fazla Alper’in beynini didikliyordum.

Gene -offf, ne yapacağız Alper, diye kıvrandığım ve saç baş yolduğum gecelerin birinde, Alper’den her zamanki, müthiş derinlikli,  mukaddes ve bilgece o yorum geldi:

-Bakarız canım…

Geniş zamanlara sere serpe, rehavetle yayılmış bu sözü elbette ciddiye almadım. Alper’in beni teskin etmek ve konuyu uzatmadan geçiştirmek istediğini sandım ve kızgınlıkla yanından ayrıldım. Oysa bakmış sahiden de Alper. Benim o sıralar farketmediğim anomalinin önünü en kısa yoldan kesmek ve duruma el koymak zorunda hissedip bir günde işi bitirmiş. O gecenin ertesi sabahı elinde bir kimlikle çıkageldi:

-Bebeğin sağlık sigortasını yaptırmak için kimliğini çıkartmam gerekti, Abbas Selim yazdırdım, olmuş mu, dedi.

İçimde bir tuhaflık oldu. Ama doğrusu konunun kapanmış olmasından ötürü ferahlık da hissetmiştim. Olmuş, dedim. Bir sonraki evre hangi ismi kullanmakla ilgiliydi ama o bunca uzun ve çetrefilli sürmedi. Bir süre Selim Abbas, Abbas Selim diye seslenmelerimizde Selim açık ara galip geldi ve isim faslı sona erdi.

Selim; doğru, dürüst, kusursuz… Bakalım günler ne gösterecekti?

.

36.

Alengirli, gelgitli minik hanemde günlerim kendi halinde deveran ederken, iyi kötü bir şekilde idare ettiğim ve alıştığım bir ritim tuturmuş, herşey bu ritimde aksamaz şekilde akıp gidecek zannediyorken çocuklu hayatın son derece ritimsiz, değişken ve süreklilikten yoksun bir hayat demek olduğuna dair ilk büyük kırılmayı yaşadım.  Gene yaşarken öğreniyordum ki çocuklu hayatta her an yeni bir merhale idi, bir merhale bitti mi bayrak yarışında gibi anında bir başkası devreye girmekteydi ve tümden selamete, rahata yahut düzlüğe çıkmak mümkün değildi. Bu hayata bir kez adım atınca yaşam dinamikleşiyor, yaşam organikleşiyor, kısaca  yaşama olumlu ya da olumsuz manada  illa ki bir dirilik ve canlılık geliyordu. Henüz haberdar olmadığım bu durum doğanın bir kanunu olarak elbette beni de buluyordu. Sadece ilk dönemin adım adım yaklaşan bu çetin ve ciddi sınavınının gözle görülür alametlerini tecrübesizliğimden dolayı fark edemiyordum.

Oysa ilk işareti almıştım; Selim hastanede diğer bebeklere fark atan ağlamalara tutulmuştu gece ve ben anlamlandıramadığım bu krizsel ağlamaları, anlamlandıramadığım diğer pek çok şey gibi bizim acemi ebeveynlik gerginliğimizden ve beceriksizliğimden ileri geliyor sanmıştım. Yanılmışım. İlk on günlük cicim günlerinden sonra ağlamalar ivmesi giderek artan bir şekilde ortaya çıktı yeniden. Önceleri istisnai ve geçici bir durum saydığım bu hal, her gecelik berbat bir ritüele dönüşünce durumum vahimleşti.  Gece saatlerinde başlayıp, şiddeti artarak 02:00’de zirve yapan ve en berbatı da bu zirvede iki saat duraklayan, ardından da sabaha dek şiddeti azalarak yavaşlayan, kontrol dışı, kural dışı bambaşka birşeydi yaşadığımız. Üstelik bu dönemde Alper gece de çalışıyordu ve ben bir başıma bu acayip, tanımsız, garip gecelerin içinde, kucağımda ne yapacağımı bilemediğim bir bebekle debeleniyordum evde. 

Bebek ağladığında bildiğim birkaç yöntem vardı; açlığını gidermek, altını temizlemek, bazen sadece sarılmak, olmadı sımsıkı sarılmak, bebekle konuşmak, sarılırken konuşmak, müzik dinletmek, anne karnında iken dinlettiklerimi dinletmek, bol bol dua etmek, okumak, üflemek  gibi. İşte bu gecelerde bunların hepsi denediğim şeylerdi. Ancak heyhat, hiç ama hiç birşey fayda vermemekteydi. Denediğim yöntemler fayda vermediği gibi, kimi zaman bu krizin artmasının müsebbibi durumuna gelmişti. Mesela emzirmek eylemini sakinleştirici olarak kullanmak tamamen ters tepiyor ve neden bilmem bebek daha da çıldırmış biçimde ağlıyordu. İçinden çıkamadığım bu evrede yardım istemeyi bilmeyen ben, neyse ki bu kez yardım istemeyi akledebildim ve iyi bilinen bir doktoru arayıp destek istedim. 

Benim için büyük bir bilinmez olan bu sorun hakkında doktorun yerli yerinde soruları çok çarpmıştı beni.

-Bu ağlamaların belli bir saati var mı?

-Belli bir süre devam ediyor sonra bitiyor mu?

-Şiddeti giderek artıyor mu?

-İlk on, onbeş günden sonra mı başladı?

-Ne yapsan işe yaramıyor mu?

-Emzirince daha da mı beter oluyor?

Hepsine dehşetle evet diyordum, evet, evet, evet! Ve sonuç; Kolik’miş bebek!

Kolik, kolit kelimesi ile benzeşmesi dışında tamamen yabancı bir kelimeydi bana. Araştırdım, okudum, okudukça bunaldım, zira pek çaresi olan birşeye benzemiyor ve çekilmesi gereken bir durum olarak bahsi geçiyordu. Ancak ben bir umut ilk fırsatta kendimi doktorun muayenehanesine attım. Bir ilaca ihtiyacım vardı, bir öneriye, yapılması gereken birşeye… Merakla ve heyecanla doktoru dinliyordum.

Doktor ilkin anlattı bana; Kolit, bebeklerin bazısında görülen, kuvvetli gaz sancısı türünden birşeydi. Bu yüzden emzirmeyle ters ilişkiliydi. Bu sıkıntı 90 günde zirve yapacak olan ardından yavaşlayan bir evreydi. Yapılacak şeyler vardı ama bunların hepsi sıkıntıyı bir parça azaltmaya yönelikti yani sorunu tümden kesmek mümkün değildi. Doktor direkt söylemiyordu ama konuştuklarının alt yazısından anladığım durum ümitsiz birşeydi.

Elimde koca bir yapılacaklar listesi ile eve döndüm. Doktor, koliti tümden kesmek mümkün değil dese de, hatta ümitsiz vaka izlenimi zihnime işlense de, ümitsizlikten hiç hazzetmeyen ben, her zamanki gibi ilk şoktan sonra ümidimi yükseltecek iç konuşmalara kapıldım ve kendimi bir parça rahatlatmayı başardım. Yoksa aklımı oynatacaktım.

-Aman canım, hiç olur mu öyle şey, elbette bir çözümü vardır.

-Bulurum ben o çözümü, bulurum.

-Bulacağım onu ve bu keşmekeşi sonlandıracağım.

-Hele bir listemi yapayım da ben, herşeyi tek tek uygulayayım görürüz bakalım kesiliyor mu kolit, kesilmiyor mu?

O zamanlar idealisttim ve henüz çocuksuz hayattan gelen düzen, tertip, plan ve proje yaşam biçimine uygun hareket edebilme yetimi kaybetmemiştim. Doktorun önerdiklerini karşıma aldım, gündüz yapılacakları, gece yapılacakları bir bir sıraladım. Oradan buradan okuduklarımı da aralarına kattım. Ve evet harika bir iş ve harika bir çizelge çıkarmıştım.

Herşeyi saat saat yazmıştım. Sabahtan türlü damlalar kullanacaktım, öğlen muskat rendesi yapacaktım, ikindi de türlü yağlarla karnını ve sırtını ovacaktım, bunca işlemden sonra muhtemelen ağlama krizleri başlamayacaktı ama olur da başlarsa sıcak su torbası vesaire ile durumu kurtaracaktım. 

İlk gün listemi kusursuz biçimde uyguladım. Akşam oldu çıt yoktu. Gecesinde ise ilk kıvranmalar başladı.  İçimde bir korku peydahlandı ama hala umudumu koruyordum. Saatler gece yarısını geçtiğinde ise krizin artan şiddeti açıkça görülüyordu,  bu noktada dahi  ümidim diriydi ama ne zaman ki ne sıcak su torbası, ne sıcak havlu, ne şu, ne bu, öğrendiğim, özenle not ettiğim hiçbir taktik işe yaramaz olunca, üstelik gündüzki kusursuz işleyişimin fiyasko olduğunu anlayınca umudum kırıldı. Kucağımda bebek şuursuzca evde dört dönmeye başladım önceki geceler gibi gene. Bebeği sardım sarmaladım, kulağına şarkılar fısıldadım, dans ettim, oynadım, hop attım hop tuttum, olmadı, birkaç saniyelik suskunluklar dışında evde göz gözü görmüyordu. Ara sıra saç kurutma makinasını, ara sıra elektrikli süpürgeyi açtım, bunlar da birkaç dakikalık zaman kazandırıyordu ama gecenin upuzun saatleri arasında bu birkaç dakika devede kulak kalıyordu. Nefes alamıyordum. Selim’i hiçbir şekilde teskin edemiyordum. Anne çaresizliği ve kul acziyeti ile birebir tanıştığım bu gecelerde tek yapabildiğim ise Selim’e eşlik ederek ağlamak olmuştu.

O gecenin sabahında süngüm düşmüştü tabii. İnkarı bıraktım ve Kolik denen şeyden gözlerimi kaçırmak yerine, onu karşıma alıp tam gözlerinin içine baktım. Durumumu kabullenmek zorundaydım: hayatımda Kolik denen bir illet vardı ve ben bir süre bununla yaşayacaktım. Doktorun bana söylediklerini bir bir uygulayacaktım ama çok aşikardı ki bana önerilenler bebeği rahatlatmaktan ziyade anneyi rahatlatmaya yönelik yöntemlerdi. Öylece çaresizce uzaktan bakmamak için, bir şeyler yapıyorum demek için bir nevi.

Kimilerine göre kolik şiddetli gaz sancısından ibaretti yani fizyolojikti. Kimilerine göre ise dünyaya uyum sağlayamayan hassas ve duyarlılığı yüksek bebeklerin kendini dışa vurumuydu, yani psikolojikti. Benim inancıma göre ise, dünyaya alışmakta zorlanan bebeklerin sıkıntıdan başlarına gelen bir meretti. İşin içinde gaz sancısı olduğu kesindi, ancak bence o sancıyı doğuran; bebeklerin anne karnından koparılmaya verdiği trajik tepkiydi. Acıklı bir durumdu vesselam. Beni ağlamaya sevk eden de bu duygusal durumdu. “Zavallı bebek orada güvenli ve sıcak ortamında iken üstelik emniyet içinde yaşadığı o yerin süreli olduğundan bihaber, mutlu mesut kıvrılmış yatıyorken birden bir el uzanıyor ve hooop! çıkarıveriyor onu oradan ansızın” diye düşündükçe de ağlamamın ve yaşadığım acının dozu artıyordu: Bebeğin anne karnından zorla koparılmasını hele ki sezeryanla alıştığı sıcacık ortamdan, birdenbire -löp- diye buz gibi ameliyat odasına alınmasını son derece travmatik, trajik ve dramatik buluyordum. İşte lohusalık duygusallığı ile varolan duygusallığım ve hayal gücümün de üstün çabası ile bu şekilde zıvanadan çıkıyordum o günlerde. Selim’in yaşadığı şoku, travmayı düşündükçe de doğal olarak daha çok ağlamak istiyordum.

Kendime doksan günlük bir çetele hazırladım. O günden sonra şafak sayar gibi çentik  atıyordum her geçen güne. Ve herşeye rağmen her günkü ritüeli uyguluyordum bir seremoni niteliğinde. Saati saatine ilaçlar, masajlar, yağlar, okumalar şeklinde. Artık dünyam tümden değişmişti; lohusa anomalisini bile bertaraf etmişti kolik mevzusu. Öyle ki normalde bahsini etmekten haya ettiğim gaz çıkarma konusu en büyük mesele olmuştu benim için, sohbetlerim bile bunun üstüneydi. Bebeğe türlü sportif hareketler yaptırıyor ve ola ki bir minik gaz çıkarmışsa kalkıp halaya duruyordum. Sanki bir minik gaz, tüm geceyi kurtaracak sanıyordum. Oysa günler tüm şiddetiyle geçiyordu. Ve ben her akşam gelecek kolik travmasını dizlerim titreyerek bekliyordum. Ha başladı, ha başlayacak diye kalbimin yerinden çıkacakmışcasına atmasına sebep olan an geldiğinde ise koşturmaca da başlıyordu. Havlu ısıt, karnına koy, kucağına al, sımsıkı sarıl, gezdir, hoplat, zıplat, şarkı söyle, anne karnındayken dinlediğin müzikleri dinlet, ney sesini dinlet, dinlet ki bak her şey yolunda diyebilsin, olmadı mı, o halde kurutma makinasını aç, hah 5 saniye durdu iyi, aman gene başladı, koş, dans et, olmadı, bildiğin bütün duaları et, hah biraz durdu, aman gene başladı, sarıl, hopla,zıpla,  Bir de “Yapacak bir şey yok nasılsa yatağına ağlamaya bırak!” zırvası var kitaplarda, pek sevmedim ama onu da uygula, aman olmaz, bebek zaten bir travma yaşıyor şu anda, bir de annesini terketti sanmasın sakın ha, koş git al kucağına, tekrar başla:  havlu ısıt, koy karnına, hopla, zıpla! Olmadı mı ayağında salla! Olmadı mı e otur ağla! Hatta Alper’i ara bir de ona ağla.

Koliğin anlatılması birkaç kelime, ama yaşaması zor! En çok vuran da; ben yeni dünyaya alışırken ve kıvranırken bu arada, bebeği alışmış varsaymak ve şimdi aslında onun dünyaya benden çok daha zor alıştığına şahit olmak. Yaşarken içinde olduğum o çaresizlik hissinin verdiği acı ve belki de benim uydurduğum dram kısmı  çok acıklı. Ancak sonuçta geçiyor. Ve ölümcül değil çok şükür. Hem kolik bebeklerin zeki olduklarına dair bir inanış da mevcut. Benim anladığım ise şu; o bebeklerin duyuları fazlasıyla açık oluyor, diğer bebeklere göre farkındalıkları da yüksek olduğundan bir travma yaşıyorlar dünyaya gelince. Bir deha belirtisi de olabilir bu, aşırı duygusallık belirtisi de. Ama dehaya daha yakın görünüyor. Ki ilerde Selim için de bunu anlayacaktım.

.

37.

Kolik tepe noktasına ulaştıktan sonra etkisi giderek azaldı ve geçti.  Ancak ardında bana büyük bir hediye bırakıp öyle gitti. Ondan önce zihnim pek de işlevsel olmayan  kitap bilgileri dolu ama ben buna rağmen önüme gelen duruma göre şekil alıyor ve saf annelik yapabiliyorken, kolikten sonra kaybettim bu yetimi.  Ondan önce on kaplan gücünde hissediyorken; ben yaparım, şöyle uçarım, böyle kaçarım derken, ondan sonra havası alınmış balon gibi pörsümüştü kendime ve anneliğime olan güvenim. Artık kaba hatlarını kitaplardan edindiğim tazecik annelik serüvenimde; sırası gelince yaşayarak bilgi edinme yolunu terketmiş, bilgi sahibi olanlardan; ama bu işin de uzmanlarından bilgi edinme ve annelik yaşantıma ona göre devam etme yolunu seçmiştim. Korkak ve ürkektim şimdi. Ne yazık ki bunların üstüne bir de pimpirikli.

Bu yolun en berbat tesiri de bağımlı olmuştum ben; doktora bağımlı. Artık doktora danışmadan adım atmaz olmuştum. Ve herşeyi ama herşeyi doktora sorma travmasına yakalanmıştım.  Üstelik bu esnada zaman ilerliyor; bebek de büyüyor, minik çemberimdeki hayat çeşitleniyor ve haliyle sorunlar, sorular da çeşitleniyordu.

-Dışarı çıkarayım mı?

-Çıkartırken şapka takayım mı?

-Dışarısı yerine terasa çıkarayım mı? Oraya çıkartırken şapka takayım mı?

-Biberonunu yıkayayım mı?

-Suyunu kaynatayım mı?

……..

Sözün kısası incir çekirdeğini doldurmayan bir yığın basitliği büyük bir dert topu gibi not alıp soruyordum doktora habire. Üstelik normal hayatta soru sormaktan pek hazzetmeyen, soruların cevaplarını kendi bulmaya didinen ve hele hele sorularla insanları bunalmaktan ölesiye kaçınan biriyken ben…

Öyle pimpirikliydim ki artık, doktor her an  bebeği görsün ve herşey yolunda desin istiyordum. Sanki bebek benim yanımda güvende değildi ve en güvenilir bulduğum doktorun bebeği görmesi bu yüzden çok önemliydi. Aşı zamanlarını ve aylık kontrolleri iple çekiyordum ama sanılmasın ki sadece bu zamanlarla yetiniyordum. Bazen ufacık bir aksırmasından dolayı sapasağlam bebeği telaşla kapıyor ve apar topar doktorun muayenehanesine getiriyordum. O sıralar kendimdeki anormalliğin zerre kadar farkında değildim, aksine her halim bana son derece normal geliyordu, ne ki annelik yapıyordum. Ancak bir yıl kadar sonra  nispeten normalleştiğimde, üç aylık hamile olmasına rağmen  o deli değişime tutulmaktan yakınan Melek’e şu itirafı yapacaktım:

-Hatırlıyor musun, Sibel çocuğunu kontrol diye boyuna doktora götürüyordu ve muayeneye sağlam giden çocuk oradaki gerçekten hasta çocuklardan hastalık kapıp geliyordu. Zavallı Sibel ah, vah ettikçe senle ben, sırtımız pek, rahatımız yerinde, anneliğin deliliğinden tamamen bihaber ve ağzımızda sakız gibi çevirdiğimiz bir dolu gevrek kelimeyle çemkiriyorduk habire: “Doktor manyağı olmuş bu zamane anneleri canım, sapasağlam çocuğu doktora götürüp, ağır hasta edip getiriyorlar…”  diye ahkam kesiyor ve bilmeden atıp tutuyorduk.

İşte ben de tam buna yani; ‘Sebepsiz doktora taşınma marazı’na yakalanmışım. Hani diyorlar ya; eleştirdiğini yaşamadan ölmezsin diye, benim şu son bir senem yaşamadan rahatça havaya atıp tuttuğum daha doğrusu tutmayı bile düşünmeden öylece savurduğum binbir cümlemin başıma tlonk! diye sertçe inmesiyle  geçti diyebilirim. 

Melek donuklaşmıştı. Sanırım onu biraz korkutmuştum. Belki de o sırada daha önce olur olmaz, hoyratça sarfettiğimiz nice densiz cümle gözünün önünde resmi geçit düzenleyip selamlıyordu onu ve açılmış gözleri ile ürkek bakışı da bunu ifade ediyordu.

.

38.

Melek benim bebekle değişen yaşantıma ve dahası benim neredeyse her an yeni bir değişime, dönüşüme giren annelik hayatıma çok yakinen şahit olmuştu. Bilmem kaçıncısını yaşadığım tükürdüğümü yalama evrelerim, dönekliklerim, hele ek mamaya geçişle birlikte şah iken şahbaz olan hallerim, türlü pimpiriklenmelerim sözün kısası onunla neye laf etmişsem hepsini yalayıp yutmalarım ve yaşarken bu yutmalardan bihaber olmalarım, herşeye ama herşeye bizzat şahit olmuştu. Ben de büyük bir ihtimamla, hatta neredeyse aşkla ve canla başla, noksansız biçimde yerine getirmiştim zamane anneliğinin deliliklerini ve Melek için iyi bir örnek olmuştum.

Göksel diye bir arkadaşımız vardı. Normalde de düzenli ve titiz olan Göksel ikiz çocukları olduktan sonra bizce bebek bakımını epeyce abartır olmuştu.

Melek’le ben elimizde televizyon kumandası, kah müzik kanallarını açıyor, kah film izliyorken, önümüzde cips, çerez, çikolata ve kurabiyelerden oluşmuş sehpa ile koltuklarımıza rahatça yayılmışken  kolayca konuşuyor ve ahkam kesiyorduk:

-Aman, suyu kaynatıyor yahu! Mama malzemelerini, biberonları kaynatıyor, yetmedi bir de steril makinasına atıyor.

-Ne! Steril makinası mı? Offf, çok sıkıcı şu zamane anneliği.

-Düpedüz görmemişlik canım.

-Üşenmiyorlar mı hiç? Hem içtiğimiz suyun nesi varmış?

-Herkes birbirine bakıyor bence, bir anne yapınca diğeri de çıldırmış gibi aynısını yapıyor. Hayret doğrusu!

-Heh!

Deyip birbirimizi onaylamanın rahatlığı ile kısa bir an susardık. Sonra birimiz kendinden son derece emin atılırdı:

-Zamane anneliği anlamam, ben hayatta böyle annelik yapmam.

Yapmıştım, elbette yapmıştım. Daha önceki pek çok konudaki gibi bu konuda da tükürdüğümü yalamış: suları da kaynatmıştım, biberonları da. Selim’in bir türlü kabule yanaşmadığı emzikleri bile hatta. Zaten o dönem neredeyse kendimi bile steril edip öyle tutuyordum bebeği. Ellerimin egzamayla tanışması gene bu evrelere denk gelir. Zira yıkanmaktan kupkuru olmuştu derim. Üstelik umursamaz ve geniş yapılı Alper’i dahi kendime benzetmiştim. Kabalıktan son derece uzak olan Alper eve gelenleri açıkça banyoya davet etmekten çekinmez olmuştu mesela.

Yapmıştım, zamane anneliğinin alasını yapmıştım. Özellikle ilk altı ay. Şimdi biliyordum ki  önündeki en canlı örneğe rağmen Melek de yapacaktı. Zira ucundan yakaladığı değişim onu da anne olduğu an kıskıvrak yakalayacak ve o farkında olmadan bir dönüşümden öbürüne sokacaktı. Hatta biri bitmeden öbürü başlayacaktı. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...