Benim Deli Anneliğim ~ 2. Bölüm, 39 & 40 & 41

39.

Zaman geçmiş, bebeği büyümüş annelerin havası az da olsa üzerime yerleşmişti. Bu hava bazı motor becerilerindeki kazanımlarımda hemen belli ediyordu kendini. Örneğin, emzirme, alt değiştirme, bebeğin banyosunu yaptırma gibi süreklilik kazanmış eylemlerde ürkekliğimi üstümden tastamam atmış, ustaca hareketler kazanmıştım. Ben bebeğe, bebek bana ve ikimizde yeni yaşamımıza büyük oranda alışmış, üstelik kolik dramını da atlatmıştık.  Bu durumda beklenen; en azından bir süre herşeyin süt gibi pürüzsüz akışında gitmesiydi ancak söz konusu ebeveynlik olunca böylesi bir durum elbette söz konusu değildi. Çok sonra anlayacaktım ki; annelik ancak anı anına yaşanabilir birşeydi. Öncekileri tecrübe hanesine atmak ve derhal unutmak, o tecrübeyle şimdiye odaklanmak, ne endişeye ama ne de pespembe hülyalara kapılmadan, sonraki adımların olacağını da hesaba katmak ve bu şuurla yaşamak  gerekliydi. Ama elbette bu da zamanla edinilecek bir haldi ve ben hala çok acemiydim.

Yetersizdim, güvensizdim. Yarı acemi, yarı ileri anneliğin hayatıma kattığı etkin ters orantıların içindeydim. İlerleyen zamanın beni annelik gelişkinliği ve özgüveni konusunda olgunlaştırması beklenirken, ben bu konularda gözle görülür biçimde gerilemiştim. Kolikle başlayan güvensizlik henüz üstümdeyken ek besinlere geçişle yaşadığım ikinci bir hezimet vardı. Oysa sanıyordum ki kolik bitince zor bir dönemi kapatmış olacak ve en azından bir süre rutinime kapılıp gidecektim. Bilmiyordum elbette, annelikte söz konusu olan ayağın devamlı taşa takılması, bazen taşların ardı ardına, bazen aralıklarla sıralandığına, bazen de birbirini üstüne dizilmesine şahit olmaktı. Ve ben taşların ardı ardına sıralandığı bir dönemdeydim. Taşların üst üste dizilmesi de söz konusu olabilirdi, aslında şükretmeliydim. Ama o şükrün farkına varacak denli bir tecrübeye bile sahip değildim.

Yemiyordu Selim. Anne sütünden başka hiçbirşeye meyletmiyordu. Ki anlayan birine bunun alametlerini çok önceden vermişti; örneğin ne emziğe, ne biberona yaklaşmamıştı, yabancı hiçbir maddeyi denemeye bile yanaşmazken ek besinlerde herşeyin güllük gülistanlık olacağını sanmak benim cehaletimden kaynaklanmıştı. 

Kolikten gelen mağlubiyeti çarçabuk unutup; toz mama verdiğim o ilk gün ilk hezimetimi yaşadığım gün de olacaktı. Elbette bunda kaskatı hazırladığım mamanın da etkisi vardı ancak sonrasında da yaptığım her deneme elimde patlayacaktı. Çorbalar, püreler, çaylar, hazır mamalar ne varsa. İşin kötüsü anne sütü de yeterli değildi, ben acemiydim üstelik de doktora bağımlı bir acemiydim. Evet bebeğin kilosu beklenen oranda artış göstermiyordu, bu da bir gerçekti ama bir diğer gerçek de bebeğin yemezse ölmeyeceğiydi. Sadece cehaletim ve özgüvensizliğim örtüyordu bu gerçeğin üzerini.

Doktor elime her gün ve her öğünde başka bir alternatiften oluşan, tam altı öğünlük bir yemek listesi verdi. Haftanın her gününü, her günün neredeyse her anını işgal edecek, dahası günü öğünlerden ibaret kılacak bir listeydi elimdeki. Öyle bir hazırlamıştı ki doktorumuz listeyi; türlü türlü toz mamalar, püreler, bebe bisküvileri, çorbalar vesaire çeşitliliği ile bebeğe kaçacak yer bırakmayacak gibiydi. Şimdi baktığım yerden şaşakaldığım o liste o zamanlar ne üzerinde düşündürdü beni, ne de zerre kadar korkutup, yıldırabildi. Listenin esasen insanüstü ve uygulanamaz derecede olağanüstü oluşunu dahi sorgulamıyordum zira hem doktora fazlaca bağımlıydım, hem de kendime güvensizlikten son derece itaatkar. Tek bildiğim listeyle doktorun muayenehanesinden çıkarken ölümcül derdime çareyi bulmuş gibi sıkıca tuttuğumdu onu. Sanki hayatın şifresi elimdeydi, o derece önemliydi. Ve gene hayatın şifresini keşfetmiş gibi budala bir cengaverlik ve ayaklarımı derhal yerden kesen beyhude ve saftirik ümitler içinde keyfim yerine gelmişti. Kolik hezimeti henüz aklımdan çıkmamıştı ama neticede doktor listeyi elime tutturmuşsa çaresi tamdı.  Yapacaktım canım, ne olursa olsun o altı öğünü bebeğin ağzına tıkayacaktım. Ne de olsa annelik gerekirse delirmek gibi birşeydi.

Uyguladım listeyi tabii. Hem de büyük bir titizlik ve ciddiyetle. Asla kaytarmadan, bir öğünü atlamadan, hiçbirşeyin yerini dahi oynatmadan.  Yoluma çıkan her engele ve Alper’in abartıyorsun taarruzlarına rağmen bu uygulamadan hakkıyla çıkmak için, mükemmel derecede başarılı olmak için her türlü çabayı gösteriyordum.  Ve bu yolda zerre kadar esneklik  payı bırakmıyordum.

-Alper, koş, yarın sabaha vermem gereken  pekmezli, peynirli mama bitmiş. Hemen alman lazım.

-Diğerlerinden yok mu? Mesela ballı, yulaflıyı versen? 

-A, hiç olur mu, hemen gidip alman lazım, hemen!

-Çok yorgunum. Daha az önce marketten geldim. Ne olur bir öğün de başka birşey denesen?

-Olmaz Alper! Doktor böyle yazdıysa vardır bir bildiği…

-Tamam, tamam.. aman ha şaşmayalım!

Alper benim çok fazla abarttığımı düşünüyordu, bense onun ilgisiz ve geniş bir baba olduğunu. Oysa eskiden olsa ve benim yerimde başkası olsa ben de o başkasının fazlasıyla abarttığını düşünürdüm. Tek fark o sırada bunu görecek bir mesafede değildim. Ben o sırada çok makul bir annelik içinde olduğumu sanıyordum. Daha doğrusu annelerimizin söylediklerinin modası geçmiş, faydasız ve eskimiş olduğunu, iyi annelikten geçen yolun da bu işin uzmanlarının ve doktorların dediklerini tıpatıp uygulamak olduğunu sanıyordum. Bu yüzden hem esneklik göstermiyor, hem de esneklik göstermemi söyleyenlere de zerre kadar tahammül göstermiyordum.

Ancak bir terslik vardı. Benim azmim bu işi kurtarmaya yetmiyordu zira karşımda –anne sütünden başka herşeye büyük bir direnç uygulayan bir bebek vardı ve ben bu bebeğin direncini kırmakta başarılı olamıyordum. Listeyi elimde tuttuğum ilk günkü saftirik ümitlerim, boş hayallerim gün geçtikçe sararıp soluyordu. Denediğim tüm yöntemler çok cüzi miktarda işe yarıyor, ki o da benim bu tabak bitecek zihniyetimde çok yetersiz kalıyor, -bu çocuk aç, büyümeyecek- endişeleri ile büyük bir acziyet içinde kıvranıyordum. Onun direnci kırılmıyordu ama benim her öğünde dizlerim kırılıyordu. Her öğünde elimde tabakla, acaba yedirebilecek miyim endişesi ile Selim’e yaklaşırken kalbimin çarpıntısı artıyor, nabzım delice hızlanıyor, dizlerimin bağı çözülüyor ve delice geriliyordum.

Yemiyordu, bu çocuk yemiyordu. Binbir takla atarak, bazen şaha bazen amuda kalkarak, adeta ilmek ilmek ördüğüm kanaviçe gibi özenerek tamamladığım bu öğünlerde şayet tüm çabalara rağmen tabak bitmemişse, içimde büyük bir yarım kalmışlık hissi, sıkıntı ve –etli yemeğini bitiremedi, proteini eksik kaldı, güçlenemez ki bu çocuk şimdi- ya da –brokoli çorbasını içmedi, ah ne olacak bu çocuğun hali- endişeleri içinde kıvranıyordum. Şayet ittire kaktıra da olsa başarmışsam yani tabak bitmişse kendimi çok iyi ve çok mutlu hissediyor ve iki saat kadar sonraki öğüne dek büyük bir rahatlık ve esenlik içinde günüme devam ediyordum.  Ama bazen tabak bitmesine rağmen mutlu kalamıyordum zira o mutluluk Selim’in önce böğürtüleri ile işaretini verdiği dehşetli kusmalara dönüşüyor ve gün kabus oluyordu. Ancak ev temizliği ve titizliği konusunda bunca hassas olan ben, ne batan halıya, ne fışkıran kusmukların duvarda, perdede ya da koltukta oluşturduğu doğal sanata aldırmıyor, bir tek şeye yanıyordum:

-Tüüüü, onca yedirdiğim ne varsa heba oldu gitti, aç kaldı bu çocuk, ah aç kaldı, ne olacak şimdi?

O zaman iyi annelik yapmakla eşleştirdiğim ve bana makul görünen nice şeyin tam bir zırva hatta bazen hem kendime hem bebeğe zulüm olduğunu anlamam olası değildi. Oysa bir süre sonra anlayacaktım ki; Selim zayıf bir bebek değildi. Evet kat kat toplanmış bacakları olmadı hiç ama asla zafiyet geçirecek türden bir bebek de olmadı.  Hele ki daha sonraki evrelerde ekstra protein tozu alacak kadar zayıf olmadı hiç. Büyük ihtimalle benim aşırı evhamımdan ve kendime güvensizliğimden kaynaklanan abartılı anlatışlarım ve normalden biraz daha az bir hızla gelişme göstermesi doktoru sıkı önlem almak konusunda yanlış yönlendirmişti. Ve beni tabii ki.

Selim’in yemek yemesinin sebepleri aslında çok barizdi; zaten anne sütü de alan bir bebek için günde altı öğün  çok fazlaydı. Öğünler arasında bebek acıkmıyordu, acıkmadığı  için de doğal olarak yemeye yanaşmıyordu. Porsiyonlar da aynı şekilde fazla miktardaydı. O minicik mide fazlasını almaya yanaşmıyor ancak ben büyük bir cehaletle, türlü oyunlarla çocuğu oyalıyor ve bu sırada açıkta kalan ağzına kalanları tıkıyor, o da şuursuzca yemeye devam ediyordu. Ancak an geliyordu mide fazlasını taşıyamıyor, istemsiz yeme hali böğürme olarak kendini gösterdiğinde ben gazdan böğürüyor sanıp aldırmıyor, son noktaya dek bekliyor ve çocuk ondan sonra kusmaya başlıyordu. Aslında yaptığım insanlık dışı bir saçmalıktı.

Ve, şayet azıcık sakin tutabilseydim kendimi, azıcık gözlem yapabilseydim, bu bebeğin yemezse ölmeyeceğini de farkederdim. Ama fark edemiyordum. Böylece ağzına tıktığım ve minicik midesini küçücük yaşında kocalaştırdığım çocuğa sözde iyi annelik yapıyordum.

.

.

40.

Moskova’ya taşınma ihtimalimiz doğuyor. Birdenbire ortaya çıkan bu fikirle bir değişiklik oluyor bünyemde. Sanki bir diriliş. Cılız da olsa bir uyanış. Bedenimde, zihnimde, kalbimde  hatta her hücremde tüm hükmü ele geçiren şuursuz anneliğime, yerlerde sürünmekte ve ezilmekte olan ‘Ben’liğimin ben ölmedim deyişiydi sanki bu uyanış.  Bir çelmeydi ezilen benliğimden gelen. Cılız ama derinden…

Değişiklik sever bünyemin kabaran iştahı ile işte ayaklanıyor eski ruhum. Hatırlamaya başlıyorum; kitaplarım vardı, okudukça açıldığım kitaplarım, filmlerim vardı, bazen günde üç film birden izlediğim sinemalarım, müziklerim vardı; bangıra bangıra dinlediğim ve bağıra bağıra söylediğim, çok sevdiklerim vardı; sıkıldıkça sokaklarda kaybolduğum şehrim İstanbul, arkadaşlarım… Hatırlıyorum; hayallerim vardı. Küçücük bir uyaranla kendimi  capacanlı içinde bulduğum hayallerim…

Rusya… Moskova… Sahi ya özlemlerim vardı, ben sadece annelikten ibaret değildim ki. Önceki yaşamım vardı, altı aylık annelik hayatımın katıyla bir yaşam yaşamışlığım. O zamanlar bir hayalim vardı; Petersburg’a gitmek, Ah Beyaz Geceler’de olmak… Birer birer aklıma düşüyor sevdiklerim; anneliğime takılan bir minik çelme koca bir rüzgar olup çevreliyor beni. Sen dur hele şöyle diyorum ötekine, dur da azıcık bekle bebekle. O rüzgar içine alıyor beni, dönüyoruz birlikte… Usul usul piyano tuşlarına dokunuyor görmediğim biri, derin ve içli birşeyler çalıyor çok eskilerden. Rüzgarın serin nefesi değiyor yüzüme, zihnimdeki,  üstümdeki, içimdeki ağırlık ve kaskatılık terkediyor bedenimi, hafifliyorum.  Neva Caddesi’ne iniyorum, tıpkı yıllar önce hayal ettiğim gibi… Aylardan Haziran, tam Beyaz Geceler vakti… Bir adam beliriyor yanımda; gözlerini görüyorum; alabildiğine derin, içinden dünyalar geçiyor derinliğinin… Zayıf ve kemikli yüzüne bakıyorum, sert çehresine.. Gülümsüyor, gülümsedikçe yüzü şefkat çizgileri ile doluyor… Yanına gidiyorum, çekincesizce, elini tutuyorum… Neva Köprüsü’nden bakıyoruz birlikte… Canım Dostoyevski… İçimi dolduruyor kelimeler, konuşamıyorum, zaten ne zaman konuşmaya kalksam, ne zaman seslere dönüşse kelimeler yavanlaşıyor herşey, bunu bildiğimden hepten susuyorum… Kelimeler içimde uçuşan hava kabarcıkları gibi; bazen birbirlerine değiyorlar, bazen birbirlerini söndürüp bazen de kuvvetlendiriyorlar ama hep içimde dönüyorlar…  Sımsıkı tutuyorum o sıcacık eli, gülümsüyor, gülümsüyorum…

Adamlar geçiyor köprüden, hırçın ve güzel kadınlar, gençler geçiyor, gürültülü ve şamatacı çocuklar… Hemen hepsini tanıyorum; kimi çekingen, kimi çekinmeden selamlıyor beni. Birkaç çatık kaşlı adam geliyor, birinin başı hep önde Raskolnikov o, diyor çekingen bir Delikanlı, gecenin beyazında dahi silüet olan biri geçiyor köprüden; Öteki diyorlar o, fısıltıyla; Öteki… Ve en sevdiğimi görüyorum; Vanya! Yaklaşıyor bana. Selamlamakla kalmıyor, yanımda duruyor dakikalar boyunca… bir yanımda Vanya, bir yanımda Dostoyevski ile kalakalıyorum köprü başında. Rüzgar esiyor gene, gitmeye meylediyorlar farkediyorum… Gitmeyin dercesine daha sıkı  tutuyorum ellerinden ama gidecekler biliyorum.  Elleri ellerimden sökülüyor, gidiyorlar. Bir rüzgar esiyor; beni geri götürecek rüzgar… Bekle diyorum, Ben’i bulmuşken hemen gidemem, çok özledim ben Ben’imi… Rüzgara bir ses karışıyor, bir bebeğin ağlama sesi; tanıyorum, oğlumun, oğulcuğumun sesi… Gitmek istiyorum. Esiyor rüzgar, çevreliyor gene beni ve evime konduruluyorum.

.

Moskova’ya gidiyoruz.  Kimselere aldırmadan… Nasıl olur ta Rusya’ya, kucağında bebeğinle? Nasıl olur yalnız, sen ve beben? Nasıl olur yanında hizmetçiler, anneanneler, dedeler, babanneler olmadan yalnızca sen?  Evet ben! Ama artık daha iyice olan ben!

Moskova’ya gidiyoruz, içimde bir diriliş, kalbimde bir şahlanışla.. İçinde gepe gerçek gibi döndüğüm o hayalin peşinde,  alıp da bebeğimi yanıma.

Söylenenlerin hiçbirine aldırmıyorum. Yabani, görgüsüz ve buyurgan anneliğimin ve bunun hegemonyasının ezdiği Ben’imi alıp gidiyorum. İyi olacağına inanıyorum, korkmuyorum. Ben korkmuyorum ama doktor bağımlısı bünyemi epeyce korkutuyorum. Nasıl olur, doktorumuzdan ayrılmak, derken sesi ve bedeni titriyor bünyemin. Sana rağmen gideceğiz diyorum ve Moskova’ya gidiyoruz.

  

41.

Moskova; yeni yaşam, yeni hayat. İçimde diriliş var, dışımda yenilik. Çok iyi hissediyorum; devamlı ilgi isteyen minik bir bebekle günler süren ev temizliğine rağmen, titizlik saplantıma rağmen ve bu saplantının getirdiği delice yorgunluğa rağmen.  Yeni bir yerde olmanın gözlemsever bünyemi şaha kaldırışına şahit oluyorum. Merakla ve iştahla sürekli herşeyi izliyorum. İnsanları izliyorum, evleri, parkları, yabancısı olduğum alfabeyi ve yol tabelalarını. Kadınları izliyorum; ama en çok anne olanları. Her gün, hatta günde iki kez bebeklerini mutlaka dışarı çıkartan annelere dikkat kesiliyorum. Karda, buzda parkta oynayan çocukları ve onları bekleyen insanları izliyorum. Çalışan annelerin sadece çocuklarını gezdirsin diye tuttukları gezici-gezdirici bakıcıları izliyorum.

Evim dokuzuncu katta. Binalar bitişik nizamda ve yanyana. İzleyecek çok hane var ve haliyle çok fazla manzara.  Penceremden düzenli olarak izlediklerim var, yüzlerine ve hallerine aşina olduğum çocuklar ve kadınlar.

Bir kadın var; çalışan bir kadın. Akşam eve geldiğinde ilk işi küçücük bebeği pusetine koyup bahçeye çıkarmak oluyor. Kar mı yağmış, rüzgar mı varmış, sağanak altında mıymış hiç aldırmıyor. Her gün, kusursuz bir şekilde en az  yarım saat bu ritüeli uyguluyor.  Bebeği korunaklı pusetinde iken, o yağan karın altında, bankta oturup bekliyor öylece.  Bebek yeterince hava alınca  ancak giriyor evine.

İzliyorum, izledikçe hayretler içinde kalıyorum. İzliyorum ve ister istemez kendi anneliğimin kıyasını yapıyorum. Günlük güneşlik Türkiye havasında bebeğimi terasa çıkarmaktan ödümün koptuğu zamanları hatırlıyorum. Üstelik bu saçma halin saçma detaylarını, çok makul bir iş yapıyormuş edasıyla doktoruma sorduğum zamanları. Neyse ki, ardına saklanabileceğim -emziren annenin salaklanma hali gibi bir mazeretim var, başka türlü ömrü gamsızlıkla geçmiş biri olarak bu kendini şaşırmış halin izahını bulamıyorum.

İki kadın var; her gün erken saatte, ben klasik sabah temizliği için kıvranırken evde, onlar çocuklarını ve bebeklerini alıp buluşuyorlar bahçede. Sabahın en güzel saatinde önceliği temizliğe ve eve değil, çocuklarına veren o kadınları hemen her gün pencereden izliyorum.  Hiç sektirmeden bahçeye inen bu iki anneye gıptayla ve hayranlıkla bakıyorum. Baktıkça biraz silkiniyorum ve ben de sık sık dışarı çıkmaya çalışıyorum. Parklara gidiyorum, parktaki anneleri izliyorum bu kez. Her biri minik bir akrobat gibi olan çocuklarını, büyük tehlikeler karşısında bile aldırmadan izleyen kadınları izliyorum. Çocukları ilgisiz değil rahat bırakan anneleri izliyorum. Onlarla ilgilenen ama yalnızken ilişmeyen anneleri izliyorum. Çocuklarının oyuncaklarını parka seren ve kim alırsa alsın ilgilenmeyen, gidene dek de oyuncaklarla ilgilenmeyen anneleri izliyorum. Kendi çocuğu başkasının oyuncağıyla, başka çocuklar kendi çocuğunun oyuncağıyla serbestçe oynadıklarında gülümseyerek diğer annelerle sohbet eden anneleri izliyorum. Ve çocukları izliyorum; paylaşmayı doğal biçimde yaşayarak öğrenen serbest çocukları..

İzliyorum ve izledikçe ister istemez kendimi kıyaslar içinde buluyorum.  Anneliği olağanüstü birşeymiş gibi değil, hayatın akışı içinde, olağanlıkla, uyumla ve gümbürtüsüzce yaşayan bu kadınları gördükçe görgüsüz, gümbürtülü ve sapkın anneliğimi farkedip utanıyorum. Üstelik sadece kendi kıyası değil içinde olduğum; öyle yapılageldiği ve etrafımdaki hemen her anne öyle yaptığı için anormallliği göze batmayan bilakis anormalliği normal sayılan, adına modern annelik dediğimiz abartılarımızı ve zırvalığımızı da kıyas ediyorum. Kıyaslar düşünceleri, düşünceler sakinliği ve normalleşmeyi getiriyor. Sapkın anneliğim yerini sukuta bırakıyor. Anlıyorum ki İstanbul’dan ayrılmakla iyi yapmışım zira sırf mekan değiştirmek bile iyiliğe vesileyken, ben şimdi içindeyken hiçbir kusur görmediğim bilakis kusursuz bir çabayla iyi birşey yaptığımı zannettiğim sapkın anneliğimi sorgulamaya başlamışım. Hatta giderek sapkın anneliğimin en keskin uçlarını terketmeye başlamışım. 

Üzerime çöken yeni halle, Ben ile anneliğimin ayrıklığı azalıyor, anneliğim giderek harmanlaşıyor benliğimle. Evet hala anneliğim önceki benimden açık ara önde, hala baskın ben’ime, ancak gözle görülür bir iyileşme ve normalleşme yaşıyorum. Ben’imle anneliğim barışıyor,  kucağıma bebeğimi de alıp yeniden film izlemeye başlıyorum, arkadaşlarımla irtibat kuruyorum, gene okumaya başlıyorum, gene kendime keyifli uğraşlar buluyorum.

Kaskatı kesilmiş anne bedenim gevşedikçe bebeğimle de çok daha rahat, sıcak ve samimi bir ilişki kuruyorum. Onu dünya üzerinde tek kalmış ve nesli tükenmiş olan nadide bir çiçek gibi değil, yaşayan ve şimdilik bana emanet olan minyatür ve tatlı bir insan gibi algılıyorum. Onunla olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi ilgileniyorum. Lazımlar, gerekler, olmalılar yavaşça eksiliyor hayatımdan olanlar ile yaşamaya başlıyorum.

Biberonları kaynatmaktan kurtuluyorum, hafifliyorum. Her gün evi dezenfekte etmekten kurtuluyorum, hafifliyorum. Soğuktan korkmadan bebeğimi hemen her gün dışarı çıkartmaya başlıyorum, iyileşiyorum, bebeğim de daha iyi oluyor. Alerjilerine iyi geliyor olan her neyse.  Dahası benim ruhumdaki anormallik iyileşiyor ve eskisi gibi gergin bir anne olmaktan çıkıyorum ve kesinlikle daha iyi bir anne oluyorum. Oysa eskisinden daha yorgunum, daha çok çalışıyorum. Alper çoğunlukla Pazar günleri bile çalışıyor. Geceleri oldukça geç geliyor. Selim gece uykusuzluklarına başlıyor. Hem öyle ki giderek sabaha dek uyumaz hale geliyor. Gene de, tüm uykusuzluğuma  ve yorgunluğuma rağmen; Selim’e hem anne, hem baba, hem arkadaş, hem yoldaş olduğum bu zamanlarda iyiyim ve iyi hissediyorum. Evde huzur var, Selim gülümseyen bir bebeğe dönüşüyor, Alper’le aramız iyi, evde olduğu kısacık zamanda bile bulaşıkları yıkıyor, bana yemek hazırlıyor, saatleri kesişirse Selim’le ilgileniyor sözün kısası gerginlik evimizi terkediyor. Ancak elbette hep böyle gitmiyor, hatta öncekinin bin beteri başıma geliyor.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...