Benim Deli Anneliğim ~ 2. Bölüm, 42 & 43 & 44 & 45 & 46 (SON)

42.

Selim uyumuyor. Akşam yatan çocuk gece yarısını az geçe uyanıp sabaha dek uyanık kalıyor. Bir gün, iki gün, üç gün derken bu uykusuz geceler giderek sevimsiz bir rutin halini alıyor. Sebebini bilmiyorum, zaten sebebini bilmediklerimizle dolu gibi şu annelik dedikleri. Bu hali başta genel geçer birşey sayıyorum, günler arttığında bile huzurlu anneliğimden ödün vermiyor ve aldırmıyorum; muhtemelen alerjisi azmıştır diyorum. Uykusuzluk biraz belimi büküyor ama komando anneliğimden dolayı kolay yıkılmıyorum. Sadece uykusuzluğun getirdiği görüş bulanıklığını, zihin karışıklığını yaşıyorum.

Günler zorlaşıyor zira Selim’in uyku sorunu azalmak yerine giderek  büyüyor, büyüyor ve tüm evi kaplıyor. İstisnasız, her gece tekrar eden bu rutinle komando annelik direncim nihayet kırılıyor; hem vücut direncim zayıflıyor, hem yeni yaşamın getirdiği yaşam sevincim azalıyor. İşin içinden çıkamayan huzurlu anneliğimde çatlaklar başlıyor, kırılmalar ve derken Ben’im yeniden ayrılmaya başlıyor benden. Ondan geriye kalan boşluğuysa sapkın anneliğim derhal devralıyor.

Önce doktoruma ulaşıyorum. Bir yığın ilaç tavsiyesi alıyorum. Gene Kolik seremonisi gibi gündüzden hazırlıklar yapıyorum, gene geceyi endişeyle bekler oluyorum, gene gecenin etkisini azaltmak için canhıraş biçimde çalışıyorum. Alerji ilaçları, diş ilaçları birbirine giriyor. İlaçlar bir iki gün hafif bir etki gösteriyor ama ardından eski hal yeniden başlıyor. Bense Selim’e ilaç bombardımanına devam ediyorum. O zaman anlamıyorum ama şimdi biliyorum ki tıp literatüründe olmayan bir yığın şeyle uğraşmak annelik. Çözmek ya da hafifletmek için biraz sakinlik ve gözlem gerekiyor.

Çözülmeyen bu sorun karşısında yerli bir doktor arıyorum. Türk bir doktor olduğunu öğreniyorum Moskova’da. Gidiyorum ve sürekli kendi doktorumuzla kıyaslıyorum. Doktor duyduğu bu dehşetengiz uyku problemi karşısında uyku hapı öneriyor bize. Şaşıyorum, bir de onu mu ekleyeceğim listeye diyorum. Bir ton alerji ilacı, diş ilacı ve uyku ilacı. Bir gece uyku ilacını veriyorum ama Selim’in uykusuzluğunu kırmayı gene de başaramıyorum. Tekrar eski doktorumuzu arıyorum; verme diyor uyku hapını. Biraz bekle, dişleri çıktıktan sonra da devam ederse belki deneyebilirsin diyor. İyiki bu öneriyi dinliyorum da en azından uyku ilacını kesiyorum.

Sorun devam ediyor. Ben karmakarışığım. Artık görüşüm sadece bulanık değil, neredeyse dünyayı hiç görmüyorum. Herşey alt üst oluyor. Evde yeme düzeni tümden kayboluyor, agresif ve gerginim ve bu herşeye yansıyor, hamilelik kilolarını hiç düşünmeden eski kiloma dönmek üzereyken birden içine giremediğim pantolonlarla acı gerçekle tanışıyorum; gerisin geri duba gibi şişiyorum. Uykusuz günler hatta haftalar devam ettikçe morarmış göz altları, kan çanağına dönmüş gözler ve koca bedenimle hem fiziken, hem de bulanık zihin ve görüşle ruhen de çöküyorum.

Belki ilacı son çare olarak düşünen ve alternatif tıbba yakın bir doktor çözüm bulabilir ümidiyle bir de Rus doktoruna gidiyoruz. Bize tek şey öneriyor: çocuğu günde iki kez olmak üzere dışarı çıkartmak. İşe yarayacağından şüphe etsem de uyguluyorum. Selim biraz uyumaya başlıyor ama bunda ilk dişini patlatması mı, yoksa dışarı çıkması mı etkili oluyor hiç bilmiyorum. Yaklaşık iki sene kadar aralıklarla devam edecek olan bu sevimsiz rutin ancak dişlerin çıkması tamamlanınca son buluyor.

Yıllar sonra öğrendiğim birşey oluyor bu hadiseden; diş çıkaran çocukların bazısı bu sıkıntılı dönemi bir iki gecelik bir sancıyla atlatırken, bazısı belki bin çocukta bir görülen bir şiddetle iki yıla yakın bir sürede, yani diş çıkarma süresi tamamlanınca ancak atlatıyor. Çok sonra anlayacaktım ki Selim’in duyarlılığı bilinenden çok, çok fazlaydı ve geceler boyu kudurması hep bundandı. Bunu da doktorlar öngöremiyordu zira az bulunur bir vakaydı karşılaştıkları. Doğal olarak Tıp literatürüne geçmeyen böylesi bir durum karşısında herbiri farklı şey öneriyor ve aslında deneme yanılma metodu uyguluyorlardı. Bu da her çocuğun farklı olabileceği ve her çocuğa bildik ve ezber şekilde yaklaşmanın faydasızlığı konusunda beni eğiten bir konu oluyordu.

.

.

43.

Huzurlu anneliğimin düşüşüyle bünyemi ele geçiren sapkın anneliğim, içimdeki tüm boşlukları gerginlik, agresiflik ve özgüvensizlik ile dolduruyordu. Gece uykusuzluğuna çare olur diye gezdiğim doktorlar, okuduğum uzmanlar ve kitaplar bir anda ters bir rüzgarın içine almıştı beni. Huzurlu anneliğimle yakaladığım o içgüdüsel, sakin ve dingin annelik havası, yerini hiç birşey bilmeyen gergin annelik havasına bıraktı. Bu da kendimi olur olmaz ve şuursuzca her bilginin kucağına atmakla sonuçlandı. 

Yetersizdim ve gene alabildiğine özgüvensizdim. Kısa bir dönem bayrağı ele alan saf annelik güdülerim yenilmiş, ezilmiş, aşağılanmış ve sindirilmişti şimdi. Annelik edinilmesi gereken bilgilermiş gibi yetersizliğimi ve açığımı kapatacak  tüm çareyi dışarıda aramaya başlamıştım. Kitaplara sarıldım, kaynaklara, internetten bulduğum uzmanlara. Düşüşüm, aslında yaşayarak öğrenilen pratik anneliğimin teoriden medet umuşuna dönüşmüştü.

Okudum, okudum, okudum… ve zihnimi gene bir yığın teorik bilgiyle doldurdum. Bilgi sahibi oldukça iyi anneliği ve huzuru bulacağımı sandım ancak tastamam yanıldım. Okuduklarım okurken kulağa çok kolay ve çok işlek geliyordu ama iş okuduklarımı yaşamıma uygulamaya geldiğinde fena halde tökezliyordum. Örneğin Selim’in kendi kendine uyuması için bahsedilen yönergelerin hepsini yerine getiriyordum. Uzmanlar; birkaç gece yatağına bırakılan ve ağladığında sakinleştirilip yerine konan bebeğin illa ki yatağında ve kendiliğinden uyumaya alışacağını söylüyordu mesela. Bir çırpıda ya da en fazla bir iki sayfada anlatılan bu yöntem uygulamada tamamen çöküyordu. Selim kesinlikle yatağına yatmaya yanaşmıyor, sürekli ayakta dikiliyor ve yalvaran gözlerle beni al, diye ağlıyordu. Bu ilk zamanlar atlatılabilir gibi gözükse de ağlamalar devam ettikçe, hem o hem de ben perişan oluyorduk. Yüreğim onu bu hale sokmaya kesinlikle razı olmuyordu. En sonunda ikimizde darmadağın olmuş vaziyette, üstelik Alper’in dayanalım nevinden ısrarlarına ve çatışmalarımıza rağmen alıyordum Selim’i yerinden. Bu ve benzeri örneklerin hepsi fiyasko ile sonuçlanınca başarısızlıkla tescillenen yenilgim iki kat daha yetersiz ve özgüvensiz kılıyordu anneliğimi.

Kuru bilgiye saplanışım beni hasta etse de okumaya, denemeye devam ediyordum. Hemen her kitabın, her makalenin, her uzman kelamının, çoğu bir yığın saçmadan oluşan blogların, olur olmaz demeden zihnime soktuğum her bilginin kusursuz olduğuna inanıp, tüm kusuru kendimde aramakla sonuçlandı iş. Okuduklarımı uygulayamama acziyeti ve bunun getirdiği yetersizlik hissi,  okudukça önceki yaptıklarımın film şeridi gibi gözümün önünden geçişi ve yanlışlarımın altında ezilişimle sözde iyi bir şey yaparken, esasında  geri gelmeyecek olan anımı, şimdimi mahvediyor, salt ve saf annelik yaptığım o zamanlara göre binlerce kez daha berbat annelik yapıyor, bebeğe iyi bir şey yapayım derken, açıkça onu ihmal ediyordum. Hele ki gerginleştikçe sahiden de berbat annelik içinde debelenmeye,  geleceğe dair kaygılarım artmaya ve postpartum, eş,dost,akraba taarruzu, kolik, yalnızlık, Alper’in geceli gündüzlü yoklukluğu ve benzerlerinde durumu gene de yürütebilen ben, aylardır devam eden uykusuzluğun da yüksek tesiriyle çöktüm ve sahici bir depresyonun içine girdim. Bu noktadan sonra bir an geliyor içime yerleşen vahşi hayvanın tesirine giriyor ve evde fırtınalar, kasırgalar estiriyordum, bir an geliyor pısırık bir kedi gibi kenara çekiliyor ağlıyor, ağlıyordum. Üç ay süren bu kasvetli evrede Selim bir yaşına girdiğinde birşey oldu.

İstanbul’dan bir arkadaşım ile sohbetteyken farkında olmadan bir iyilik yaptı bana ve şöyle dedi:

‘Vay canına arkadaşım, sana inanamıyorum. Ne kadar da yaman bir kadınmışsın, burada insanlar anneanne, babaanne ve yardımcılar olmadan hareket edemezken sen tek başına orada çocuk yetiştiriyorsun…’

Bu cümleyi ilk duyduğumda, yaşadıklarım ve yalnızlığım boğazıma bir yumru olup oturdu. İçimi bürüyen kendine acıma hissi ile neredeyse oturup halime ağlayacaktım, ancak sonra bir hakikatin farkına vardım:

Hiç birşey bilmediğimi zannedip acemice ve ürkekçe yol aldığım anneliğimde şu son üç aylık dönemi saymazsam aslında iyi idare ediyordum. Anneliğime illa bir yol ve yöntem bulmaya çalışmam, haricen kendime olur olmaz her bilgiyi pompalamaya çalışmam ve içinden çıkamayınca delice bunalmam gereksizdi. Yolun içindeydim zaten ve bunca düşünmezsem, tıpkı nasıl yürüyorum derken yürümeyi unutmak gibi, bunca tökezlemeyecek annelik yolunca olağanlıkla ve usulca zaten yürüyecektim. 

Neden didikleyerek yolumu şaşırma noktasına varmış, neden çok basit bir eylemi düşünerek bulandırmış ve karmaşıklaştırmış ve neden bunca güvensiz hala sokmuştum kendimi bilmem ki. Oysa biraz rahatlasam görecektim ki;

“Annelik kodları içime kusursuzca yerleştirilmişti, her kadının içine yerleştirildiği gibi. Onlara güvenmem gerekliydi.”

İçime yerleştirilmiş olan ve anne olduğumda açığa çıkan annelik kodları en büyük rehber, en büyük yol gösterici ve mükemmel bir hediyeydi. Kendimi azıcık rahat bıraksam, bu kodlar eşliğinde, gümbürtüsüzce yolumda ilerleyecektim. Kaldı ki kendimi nispeten  bıraktığım Moskova’daki o ilk üç ayımızda yaşamıştım bu durumun pozitif etkilerini. Kalbimle paslaşan annelik güdülerim bana düşünmeden daha doğruyu ve uygun olanı yaptırıyordu ve bu hepimiz için en hayırlısı oluyordu. Önemli olan  pek kıymetli olan o güdülerin fıtratını bozmamaktı. Onu hafife yahut alaya almadan, kafasını karıştırıp doğasını bulandırmadan işini yapmasına olanak tanımak gerekiyordu. Evet, aslolan buydu!

.

.

44.

Uyku denemeleri yapıp işleri yoluna koyamadığım ve berbat hissettiğim zamanlardı. Beş yaşında kızı olan Şermin’e dert yanıyordum.  Benim dünyanın sonu gelmiş gibi anlattığım ve gerçekten de öyle hissettiğim uyku hadisesini arkadaşım son derece sakin karşılamış ve şunu yazmıştı: boşuna bunca geriliyor, çocuğu da geriyorsun. Biraz zaman geçince herşey yoluna girecek, o çocuk illa ki kendi kendine uyumayı öğrenecek. Hele kreşe gittiğinde herkes gibi o da kendi uyumayı deneyecek. Bu cümleler o güne dek hiçbir kaynakta rastlamadığım bir rahatlama ve gevşeme getirmişti bana. Sanki üstümden tonlarca yük kalkmıştı o anda.

Şimdiye dek bir fayda sağlasın diye başvurduğum pek çok kaynak beklediğim faydayı sağlamak şöyle dursun, şu kadarcık bir rahatlamaya bile sebep olamamıştı. Bu çok önemli bir işaretti benim için. Özellikle ayılmak ve dibe vurduğum bu halden çıkmak için. Çok aşikardı ki; kendimi bir yığın bilgiyle doldurmak, olur olmaz her söyleneni kesin kaide saymak, anneliği ve ebeveynliği olağanüstü kılıklara koymak, herşeyi çocukla kana kan dişe diş mücadele haline sokmak  beynimi ve ruhumu enkaza çevirmişti. Kafamda uçuşan doğru yanlış bilgiler zihnimi ve kalbimi külçe gibi ezmiş, düşündükçe kaya gibi altlarında kalmış ve daha iyi anne olacağım derken ola ola enkaz halini almıştım. Ve besbelli ki asıl bu dönemde iyi annelik yapamamıştım. Bulanıklığım geçip de göz gözü görmeye başladığında ise uyanmış ve düşünmeye başlamıştım:

Çare her zaman dışarda değildi. Zihin, algı, mantık, uyum  ve kalp süzgecini kullanmadan içime şuursuzca topladığım ve sonunda zihnimi çöplüğe dönüştürecek denli olur olmaz bilgiler  değildi çarem. Kaldı ki bir dert değildi yaşadığım, geçecek olan bir dönemdi! Belki tek yapmam gereken kabullenmek ve –Bu da Geçer Ya Hu!- demekti. O sırada sıkıntı olan neyse onu acilen sonlandırmaya çalışmak ve bunun da çaresini kendimden başka her yerde aramak beter birşeydi. Üstelik ne her tür bilgi sağlıklıydı, ne de herkes uzmandı. Bir çocuğun uzmanı olmak mümkün değildi ama illa bir uzman aranacaksa bu duruma en fazla yaklaşan ancak o çocuğun annesi olabilirdi.  Ki bu bile çok şaibeliydi. Zira olsa olsa çocuğu tanıyordu anne, uzmanı olmaktan ziyade.

Günümüz anneliğinin en belirgin duygularından biri yetersizlik hissi, bir diğeri de buna bağlı olarak ortaya çıkan -daha fazla ne yapabilirim- düşüncesiydi. Bu konuda iyi niyetli çabalar takdir edilebilirdi ancak şunu da unutmamak gerekti; fırsatçıların da iştahını kabartan birşeydir günümüz annelerin bu çaresiz ve savunmasız hali.  Bu işin ehil olanları kadar ehil olmayanlarının da içiçe girmesi ve ayırd edilememesi, en tehlikelisi ehil olmayanların dahi ahkam kesmesi, hayatla kesişmeyen abartılı yöntemleri ve sözleri, hele ki zaten yorgun  ve bitik anneyi yöntemi bile geçip emir cümlecikleri ile darmaduman etmeleri içinden çıkılamaz hale getiriyordu işleri. Bu şekilde en sade annelik eylemi bile karmaşıklaştırılıyor, her eylem komuta ve yönteme bağlanıyor, normalde içi sıcacık yapan güzelim annelik eziyet halini alabiliyordu. 

İçinde insan geçen bilgi yaşamsal bilgiydi ve çok değişkendi. Sabit bir teori her zaman aynı tepkiyi doğurmadığı gibi her zaman işe de yaramayabilirdi. 

Çocuk dediğimiz şey bir prototip değildi. İnsandı ve bu da demektir ki içinde bolca dalgalanma, bolca değişkenlik, bolca şaşırtma vardı. Yöntemlerin her zaman işe yaramamasının bir nedeni de bundandı. İnsan dediğimiz muazzam varlık, ne tek görüşe, ne tek kitaba sığmazdı. Ki, tek bir kitapla herşey yoluna konsundu.

Ve belki de en önemli noktalardan biri; çocuk literatürü çoğunlukla yabancı kaynaklıydı. Bilinen pek çok yöntem, uzman, kitap başka kültürlerden çıkmaydı. Ve bu yüzden orada verilen bilgiler, yöntemler iyi niyetli de olsa, tamamen yardımcı olmak amacı da taşısa bizim yaşama biçimimizle, hal ve hareketlerimizle çoğunlukla örtüşmediğinden işe yaramıyor hatta bunları uygulamak tamamen ters tepebiliyordu. Selim’in uyku denemelerinin işe yaramamasının en büyük sebebi de buydu. O yöntemi uygulayamadığım için yetersiz değildim, eksik de, sadece bir başka kültürün yöntemi, benimle, bizimle uyuşmuyordu. Kendi kültürel fıtratımızla harmanlanmadan, dışarıdan birebir ithal edilen bilgi direkt üstümüze geçiridildiğinde işte böylesi travmalar, fiyaskolar ve aşağılanmalar getiriyordu. En basit örnekle bizim fıtratımızda katı disiplin ve kurallardan ziyade merhamet önde geliyordu, bu bile büyük bir çelişki sebebi oluyordu. 

Yaşadıka gördüm ki, faydalanılacak en güzel kaynaklardan biri, yaşayan bilir misali tecrübeli annelerdi. Ve en büyük yol göstericilerden biri de şimdilerde ne yazık ki küçümseyip, kulak arkası ettiğimiz eskilerin deneyimleri ve sözleriydi. Adeta hayattan damıta damıta akıtılarak elde edilmiş yaşamsal sözler, öğretiler  baştacı edilmeye değerdi. Ki  gözle görünür birşey de; modern bilginin gün be gün değiştiğini doğrular misali, yeni bilgilerin an be an değişmesi ve giderek kulağı tersten göstermek şeklinde eski öğretilere geri dönülmesiydi. Örneğin bir dönem bebeklerinizi kundaklamayın diyenlerin kundak şekilde sarmalamanın daha faydalı olduğunu söylemesi, ya da bebeği kucağınıza almayın, aman ha sakın alıştırmayın, diyenlerin şimdilerde bol bol kucaklayın demesi gibi, ya da bebeğinizi altı ay emzirin diyenlerin önce bir yıl, şimdi de iki yıl emzirmenin daha iyi olacağını söylemesi gibi… 

Annelik bir kez içine girince başı olan ama sonu olmayan bir yola adım atmaktı.  Bu yolda ne sürekli selamet ne de sürekli eziyet vardı. Bu hayat yoluydu. Dolayısıyla hayat gibi ne bir yönteme, ne de tek bir öneriye sığmıyordu. Sığması da gerekmiyordu. Ya da illa yoldayım demek de. An be an, gün be gün gidiliyordu işte. İçinde sonsuz mutluluk, haz, lezzet kadar sıkıntı ve eziyet de vardı ve bunlar karşısında en iyi yöntem sakin kalmak;  –Bu da Geçer Ya Hu- enginliğiyle anın ve evladın tadını çıkarmaya bakmak vardı.

.

.

45.

Anneye Ne lazım?

Harika çocuk yetiştirmeye dair sayısız kaynak var, ama bunların bir çoğu annenin gücünü aşacak, aştığı için anneyi zavallı ve yetersiz kılacak, bu sebeple de berbat hissettirecek sözlerle dolu. Berbat hisseden anne hiç iyilik ve güzellikle, güzel bir çocuk yetiştirebilir mi?

Anneye gereken şey bambaşka ve gözlerden kaçırılıyor ısrarla. Anneye kısaca; sen yaptıklarınla yeterlisin, diyecek insani ve gerçekçi bir kelam lazım. Teselli edici, başını okşayıcı.

Günümüzde annelik yapmak eskisinden de zor. Zira ortada çok fazla kaynak, çok fazla uzman, çok fazla bilgi ve çok fazla uyaran var. Sakin kalmak olası değil çoğu zaman. Anne gözünü kulağını kapatıp, işi doğasına bırakmak istese bile, o çok fazla uyaran bir şekilde zihninden içeri giriyor ve virüs gibi hem zihnini hem kalbini kemirebiliyor.

Bir annenin çocuğun yanında olup, temel ihtiyaçlarını sağlıklı vaziyette ve de sevgisiyle temin etmesi yeter de artar bile. Değil ki on kaplan gücünün yanısıra ekstra bin kollu ahtapot gibi davranabilsin. Anneden bunu beklememek lazım.

Hem sevgi basit bir şey değil, bu tip sözler laf olsun diye söyleniyor da değil. Yaradılışın mayası sevgi olduğundan, hepimizin özünde o harikulade sevgi özü bulunduğundan saf sevgi yoluna koyabilir herşeyi. Ki anne sevgisi tam da böylesi saf bir sevgi. Bol bol sevilmiş, öyle ki sevgi çocuğun hücrelerine yerleşmiş, haliyle sevildiğini bilen, hisseden bir çocuk, milyonlarca aktiviteden, yüzlerce ekolden, mükemmel besinden yoksun yetişse bile yolunu da bulur, ışığını da. Zira sevgi en faydalı gıda, en mükemmel ekol, en kadim yol, en eskimez ve değişmez yöntem daima. Üstelik hepimizin içinde ziyadesiyle var, verdikçe misliyle de artıyor ve de bedava. Hem sevgi onarıcı da. Hata yaptığımızda geri dönülemez sandığımız  tahribatları bile yok edecek denli sihirli.  Çocuk düştüğünde uff olmuş öpeyim, dediğimizde ayağa kalkan çocuktaki gibi diriltici..  İşte annelere bunları da söylemek lazım.

.

.

Annenin bir kere anne olduktan sonra devamlı pır pır atan ve ömrü boyunca bu şekilde kalacak olan endişeli kalbine huzur verecek sözler lazım:

-Sen çocuğunu seviyorsun ve onun yanındasın, sırf bu yüzden bile harika bir anasın, deyip kalbini okşamak ve onu hoş tutmak lazım. 

Anneler için  bir kitap lazım. Ona yorgun olduğunda, sıkkın olduğunda ya da sırf canı istemeyip de bebeğiyle oyun oynamadığında, kızdığı zamanlarda, çocuğundan yakındığında,  eşiyle kavga ettiğinde ya da sırf canı istemediğinden çocuğuyla yeterince ilgilenmediğinde annelik liyakatının elinden alınmayacağını, kıyametin kopmayacağını  ve insan olduğu için bunların normal olduğunu söyleyecek birileri lazım.

Ya da bir yakını öldüğünde, ya da sebepsizce kendini kötü hissettiğinde çocuğuma belli etmeyeyim diye şekilden şekile girmesine gerek olmadığını, hatta bu suni metotla kendine de çocuğa da iyilik yapmış olmayacağını, beterse de samimi bir anne olmasının o kadar da kötü olmadığını söyleyecek sözler lazım. Sürekli çocuğa ne iyi gelir demekten ziyade bir anneye de ne iyi gelir diyecek sözler lazım. Zira iyi hisseden anne iyi şeyler hissettirebilir ancak bebeğine. 

Annelik kutsal, pek ala. Anne yemez yedirir, anne giymez giydirir, anne yavrusu için canını verir betimlemeleri iyi, güzel, harika ama bu  fiyakalı sözlerin her sıradan güne ve ana indirgenmeyeceğini söylemek lazım. Bu sözler ancak çok büyük anlarda lazım. Geri kalan günlerde annenin de bir başka insan evladı olduğunu unutmamak lazım.

Anneyi yorgunum ve çocuğun püresini veremedim, çok yorgunum tırnağını kesemedim, çok yorgunum lekeli giysisini değiştiremedim, demekten utanır hale getirmemek lazım. Günümüzde evde çalışan, işte çalışan, çeşitli vicdan azaplarıyla boğuşan, bunun getirdiği  zaten on kaplan gücünü aşan annelerin milyon kaplan gücünde olmasını beklemek ve dahası bunu annelere dayatmamak lazım.   

Özellikle günümüz annelerinin içinde bolca yetersizlik hissi varken ve bu his 7/24 çocuğuyla kusursuz derecede ilgilendiğince ancak tatmin oluyorken ve bu bahsettiğim şey de takdir edilmelidir ki hiç de gerçekçi değilken, bu hissin çok azıyla yaşayan kendi de baba olan uzmanların; şöyle uçmalı, böyle kaçmalısınız, çocuğa  gak dememeli ama guk da yapmamalısınız, beri yandan kat’a şımartmamalısınız gibi hata payı kabul etmeyecek, büyük ve keskin sözler etmemesi lazım. Hele hele hem anne, hem eş, hem iş, hem de ev hanımlığında kusursuzluk bekleyenlerin kesinlikle susması lazım.

Muhtemeldir ki anne olmayanların anneliğe olağanüstü kalıplar çizmelerinin, iyilikle anneyi bu kalıba dahil etmelerinin, sonra o olağanüstü kalıba önce kendilerini, ardından da  anneyi ikna edip ondan o gücü sergilemesini beklemelerinin ve bu sırada o kalıbın hakkını vereyim derken kendini paralayan ama hala yetersiz sayılan anneyi oturduğu yerden seyretmelerinin, yetmedi bacak bacak üstüne atıp ahkam kesmelerinin  hak olmadığını söylemek lazım. Annenin fıtratı her gün yemeden yedirmek değildir, her basit anda canını vermek de değildir. Bu sözler gelmesini dilemeyeceğimiz büyük felaket  günleri içindir. Anne çocuğundan önce ağzına lokma attı diye burnundan getirmemek lazım. Dahası anne bunu yaptı diye; ben kötü bir anneyim, diyecek noktaya getirmemek lazım.   

Anneye şefkat lazım. İnsaf ve merhamet lazım. Edep lazım! Anneyi delirtmemek lazım.

.

.

46.

Ayılıyorum.

Zihnimin çöplüğünü elden geldiğince temizlemeye uğraşıyorum: içinde sevgi, şefkat ve merhamet barındıran ve bana yakın olan birkaç kelamı ayıklayıp düsturum ediniyorum. Yol göstericim ezbere mideye indirdiğim, kaskatı bilgiler olmaktan çıkıyor ve yola sadece birkaç sade ve gerçek şeyle devam ediyorum. Görüyorum ki  boş değil ne zihnim, ne de kalbim. Ve artık biliyorum;  fıtraten zaten muazzam bir kaynak olan annelik içgüdüsüyle donatılmışım. Daha az korkuyorum.

Abartıları uzaklaştırıyorum birer birer yanımdan; -meli, -malılar, asla ve kat’alar, kesin doğrular, abartılar, büyük büyük laflar, gerçek hayatla örtüşmeyen çok büyük sözler eden kitaplar, yaşamdan kopuk zırvalar, yaşamadan bilinmeyenleri yaşamış gibi yapanlar, ahkamcılar, şöyle uçmalı, böyle kaçmacılar, anneliği olağanüstüleştirip sonra da oturdukları yerden konuşanlar, pohpohlayıcılar, yaşamın aksaklığını, bir milim aksamayı dahi yaşama katmayan, ütopik bir dünyaya bizi inandırmaya çalışanlar hepsine öte gidin diyorum. Tabii elden geldiğince…

Suni bilginin soğuk yüzünden doğalın sıcağına bırakıyorum kendimi, yalan bir dünyadan deli de olsa  samimiyete, kaskatılıktan merhamete, bilmiş ve yaşamdan uzak önermelerden yaşamın  ta kalbine ve eksikliğe eyvallah demeye, ben de insanım ve ancak bu kadar oluyor yaptıklarım deyip bunu düstur edinmeye… Tabii elden geldiğince…

Ayılıyorum…

Gidip müziğimi açıyorum, piyano tuşlarının zarif sesi doluyor odama. Giderek çepeçevre kuşatıyor beni notalar. İçimde teyakkuzda gibi kaskatı dikilmiş hislerime dokunuyor, başlarını okşuyor sanki çalan birinin şefkatli elleri. Yumuşuyorlar, önce çekingen, sonra çekinmeden dans ediyorlar usulca. Yumuşuyor yüzümdeki çizgiler, gevrek ve tanıdık bir gülüş gelip oturuyor yüzüme yeniden. Şefkatli bir görüş kazanıyorum. Selim var yerde. Müzikle birlikte gülümsüyor ve aydınlanıyor onun yüzü, gözü de. Kucağıma alıyor, kokusunu içime çekiyorum. Ah bu kokuyu ne çok seviyorum. Dans ediyoruz birlikte, büyük büyük gülümsüyor Selim. Sarılıyorum, sıcacık minik bedeni sımsıcacık yapıyor içimi. Özlemişim yalın sıcaklık hissini, düşünmeden ötesini berisini sadece sarılma keyfini.  Daha da sıkı sarılıyorum, sarıldıkça iyileşiyorum, iyileşiyoruz. İçimdeki kırıklar, boşluklar aşkla doluyor yeniden, iyileşiyorum, iyileşiyoruz. Sarılıyorum ve büyük büyük gülümsüyorum tıpkı oğlum gibi…

.

Son söz: Her anne ancak kendi anneliğinin kitabını yazabilir… Bu da benim kendine has anneliğimin bir kısmının kitabı.

.

..

Okuyanlara teşekkürlerle…

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...