Bir Film İzledim, Hayatım Değişti: Interstellar

Evet, bunca iddialı yazabiliyorum; bir film izledim ve hayatım değişti, zira tam böyle oldu. Daha önce Matriks filminde de yaklaşmıştım buna, sarsılmış, her fırsatta üzerine tefekkür etmiştim. Hala da çok zaman aklıma gelir, hala yeni yeni anlarım çok şeyi ve bilirim ki hala açılmayan çok şey de var o filmde benim için. Ama bu film başka bir tür tesir etti bana, öyle adım adım değil bir anda, sanki hayatımın bir yarısı sert bir kırılmayla diğerinden ayrıldı.

Kışın bitimine yakın,  yazmaktan, okumaktan, sosyal medyanın benim için tek kanalı olan Instagram’dan elimi eteğimi çekip boyuna bir şeyler izlemeye başladım. Filmler, belgeseller, biyografiler arasında daldan dala atlarken kısa bilimsel hikayeler, Tesla, Einstein, Faraday, Max Planck gibi isimlerin hikayelerinin içinde buldum kendimi. Bilirsiniz, Youtube öyle bir derya ki benzer ilgi çekici videoları da çıkartıyor ve hiç bilmediğimiz kaynaklara, bilgilere ulaşabiliyorsunuz bu vesileyle.  Derken bir çok kanaldan aynı, tek kaynağa çıktım ve yolum gözümü kaçıramayacağım şekilde onunla kesişti: Interstellar. Kesişti diyorum ama biliyorum ki hiçbiri tesadüfi değil, bilakis gayet hikmetli ve isabetli olarak karşıma çıkarıldı, diğer her şey gibi, hepimizde olduğu gibi.

Önce bir bakınayım, nedir ne değildir dedim, ne ki vakit kaybı olmasın. Ancak az okuyunca bile film hemen dikkatimi çekti. Zaten Memento, Prestige gibi sevdiğim, kıymetli filmlerin isimleri var burada da, Nolan Kardeşler efsanesi. 2014 yapımıymış, çok yeni benim için, zira yeni filmleri epeydir takip etmemişim :)

Film su gibi akıyor, içine alıyor hemen. Ne ki hikaye çok etkin. Gıda olarak sadece mısırın yetiştirilebildiği, o da giderek imkansızlaşıyor, en ilkel ihtiyaçlar giderilmediği için teknolojik hiçbir şeyin artık kullanılmaz olduğu, ilkel yaşama dönüldüğü (esasen toprak, temiz su, temiz  hava, bitki örtüsü olmadığı için dönülemiyor, zaten mesele de bu) havanın toz bulutu olmuş hali, yeni bir dünya arayışının bile gizli saklı yapıldığı (zira halk aç, hastalıklar var ve bunlara emek, zaman, para verilmesi hoş karşılanmıyor) bir zaman. Ürkütüyor manzara ama doğrusu ilerde böyle de olabilir dünyamızın hali dedirtiyor.  Dünya geri döndürülümeyecek denli sona doğru yaklaşırken, uzayda yaşanabilir bir  gezegen arayan gizli bir merkez var. Projenin başkanı, eski bir pilot olan babadan yardım istiyor ve kızının da dahil olduğu bir ekiple uzaya gitmesini istiyor. Daha başlangıçta bile, ufak tefek görünen ama aslında hikayenin bel kemiğini oluşturan sahneler var filmde, bunu da sonradan anlıyorum. Babanın kızı, onunla ilişkisi, öbür babanın kızı vesaire. Film ilk bakışta fantastik bir uzay filmi izlenimi veriyor ve öyle gidecek sanıyorken bir an geliyor, bir sahne, 4.boyuta dair, işte orada bir yarılma oluyor içimde. Aklım uçuyor, neredeyse tamamen, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor. Müt-hiş! Tek kelimeyle! O sahneyle hiç bilmediğim bir dünyaya atıyorum işte. Ve hayatım da orada değişiyor.

 

Sahneler  bunlar, izlemeyenler izlemesin tabii:)

.

Yıllar önce eşimle henüz tanıştığımızda bana kuantumdan bahsetmişti, zaten fiziği de çok severdi. Hararetle anlatırdı bana bu mevzuları, azı-cık mini-cik minni-minnacık ilgimi çekerdi ama:) Benim en zayıf olduğum ders fizikti, hep sınavları geçecek kadar çalışırdım, merak diye birşeyim yoktu hiç. Ama bu filmden sonra deliler gibi araştırma yapmaya başladım. Hatta ilk gün yerimde duramıyor, ne yapacağımı bilemiyordum. İlk iş İ.ye gittim, anlat bana, neler biliyorsun boyutlar konusunda dedim, hayrola dedi şaştı. Biraz da alaya aldı, yıllar önce anlatıyordum hiç ilgini çekmiyordu, n’oldu böyle birden diye. Aldırmadım, ne bulursam okudum, izledim, dinledim. Özellikle boyutları bilmek istiyordum, neydi, nasıl görünürlerdi? Hani diyorlar ya, 4.boyutu göremiyoruz, zira biz 3 boyutlu dünyadayız. Hatta 4 boyutlu dünyanın gölgesini görüyoruz. Gözüm açılmıştı, artık biliyordum, dahası kuvvetle hissediyordum, konu ilgi alanıma girmişti bir kere ve hiçbir konuda sınır kabul etmeyen özgürlükçü bünyem bu -göremeyiz- ifadesini kabul etmeye yanaşmıyordu. Hayır görebilirdim, nasıl bilmem ama bir şekilde yolu olmalıydı, diyordum. Ağzıma bir damla has bal çalınmıştı, burnuma uzakta pişen keşf-aşk-meşk kazanının kesif kokusu geliyordu ama sisli, puslu yerde ne ne yöne gideceğimi biliyordum, ne yolu görüyordum. Berraklık arzusuyla yanıp tutuşuyordu içim, mümkün değil kendimi teskin edemiyordum.

İ. şaşıp kalmıştı halime, nefes nefeseydim hep. Yemek, çocuklar, ev umrumda bile değildi, sürekli  iz peşindeydim. Evde biri bir şey istese bağırıp çağırıyordum, dışarı çıkmaya yanaşmıyor, fazladan hiçbir iş yapmıyordum… Aksi, huysuz, gergin bir tip olmuştum, aklım, kalbim, tüm bedenim sürekli arayıştaydı  ve bu sırada başkaca hiçbir şeyle meşgul olmak istemiyordum. Hiçbir şey yapmasam oturup öylece düşünüyor, düşünmek istiyordum.

Nasıl, diyordum nasıl görünüyor? ‘Şu görüntü aslında 4 boyutlu ama biz 3 boyutlu dünyada olduğumuz için onu göremiyoruz’ diyen bir resimle karşılaşıyordum hep ve bu beni daha da deli ediyordu. Ki uzun süre odaklanıp da kumlu bir görüntüden resmi seçemeyen  bir insanım ben. Gene de görmem lazım, bir örneği olmalı, deyip dolanıyordum etrafta. Neden, dedi İ. Neden bu kadar bilmek istiyorsun?

-Çünkü ancak bilirsem hayal edebilir, o görüntünün içine girebilirim, dedim.

Doğrusu kendi ağzımdan çıkan bu cümleye o an da hayret ettim, şimdi de hayret ediyorum. Kur deseler kuramayacağım güzellikte gelir bana. Sanki ben değil, içimde benden gayri biri söylemiştir.

Çünkü çooook zaman sonra öğrendim ki hayal etmek bildiğine ulaşmanın bir yolu imiş. Hatta Einstein’in deyimiyle gelecek etkilerinin ön izlemesiymiş… Ve daha neler nelermiş.. (girmeyeyim bu mevzuya, zira bu da benim için ayrı bir  derya:))

‘Tesseract’ dedikleri 4 boyutlu küpü yana yakıla çözmeye çalışırken, şu filmin sahnesini bir daha izleyeyim bir bakayım, dedim. Derken bir daha, bir daha ve bir daha… Her seferinde uçuşuyor aklım.. Sonra film ve sahne hakkında kaynaklara uzandım. Sonra kamera arkası görüntülere.. ve birden bir klik sesi duydum, anlamıştım!

Sonra ne mi oldu? Sanki bir kazak vardı elimde, hızla söküyordum. Söktükçe merkeze yaklaşıyordum, yaklaşıyorum… Yol çoook ama çoook uzun belki ama o gün ağzıma çalınan o bir damla balın eşsiz lezzeti, burnuma dolan o kesif keşf kokusu ile biliyorum orada bir yerde duruyor balın da, kaynayan keşf kazanın da ta kendisi.

Az bir zaman önce Hüseyin Uysal’dan duydum; Allah duyurduğu şeyi bildirir, demişti. Aksi zulüm olur  ve Allah kullarına asla zulmetmez biliyoruz ki. O yüzden artık çok daha sakinim. Zira biliyorum ki, bana duyurulduysa bu bilgi, bildirilecek de  inşaallah, dahası şahit de olabilirim demektir. Ve bu, burayı okuyanlar için de geçerli:)

 

Film içinde geçen replikler de çok güzeldi. Aklımda kalanları ekleyeyim:

 

‘Zamanı ve mekanı aşabilen tek şey sevgidir.’

Ve öyle de oluyor gerçekten.

 

Yıllardır görmediğim birisi için kainatı aşıp geldim. Ki bu insan ölmüş olabilir. Aşk, bilinçli olarak boyutlar arası, zaman ve uzayın ötesine geçirebildiğimiz tek şeydir. Henüz anlayamasak bile, Aşka güvenmeliyiz.

 

İnsanların bir yere ulaşmak için buldukları tek yol bir şeyi arkalarında bırakmak. Ve ağırlarından kurtulmak.

Öfkelen, öfkelen ışığın ölümüne karşı.

Jessica Chastain’i izlemeyi de ayrıca seviyorum:))

Bir şey olacaksa, olacaktır.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...