Dert, Tohumu çatlatan Doğumdur

Hayat aşina ritminde tıkır tıkır giderken ve sanki hep o bildik ritimde akacak havasında iken bi’ an gelir ve ritimde kırılma yaratan bir sıkıntı ansızın kapıyı çalıverir. Ne ki burası dünya, her zamanki gibi ferahlık ile sıkıntı paslaşırken aralarında, sıra bu kez derttedir. Velveleye vermezsiniz ortalığı başta, hemen yaygara da koparmazsınız, genel geçer sıkıntılardan sayar, kimi zaman üstünde bile durmazsınız. Lakin kapıyı açtığınız an yüze vuran keskin ve sert havadan, burnunuzu ve ciğerinizi yakan kesif kokudan anlarsınız ki bu kez kapıyı çalan basit bir esinti yahut rüzgar değil, şiddetli bir borandır. Ve içeri buyur etseniz de, etmeseniz de o gelip en baş köşeye kurulacaktır.

Gelir boran. Zaman, ayaklarına külçe takılmış gibi ağır ağır akar işte o zaman. Göğüs cendereyle sıkıştırılıyormuş gibi daralır da daralır. Yürek kası, ciğer kası kasılmaktan kaskatı kalır. Bilirsiniz, halıyı sopayla dövenin niyeti halıyı, kilimi dövmek değil, sadece temizlemek için silkelemektir. (1) Bilirsiniz, dert postunun ardındaki O’dur, o halde O’dan korkmamak ve gene O’na güvenmek zorunludur. (2) Bilirsiniz, Mevla’nın istemediği şeyler bulmaz sizi. Size erişen şeyler mutlak O’nun uygun görüp, takdir ettiği. (3) Dahası bilirsiniz, O’nun her işi hikmet iledir, asla ve kat’a boşuna değildir. Tastamam size isabet etmesi için özel yaratılmış şeydir o boran. Zira ne o boranın size gelişi, ne şekli şemali ve ne de miktarı tesadüfi değildir, bilakis Kalplerin Tabibi, sonsuz bilgisi ile ölçüsü, vakti tastamam size ayarlı, şifai ve özel bir reçete belirlemiştir ve bu reçete sadece sizin kapınızı çalmak üzere ve sadece size özel bir derman diye kapınıza gelmiştir. Değil mi ki, derman aradığımız derdimizdir aslında bize derman olan (4) Zira keyif, sefa değil, derttir kemal yolunda yol aldıran…

Bilirsiniz, ancak düşersiniz gene de bazı bazı.. Hatırlatır Mevla her düşüşte, bırakmaz elden asla.. Der ki, her zorlukla birlikte mutlak bir kolaylık vardır. Zaten hatırlattıkları ile ancak yol kolaylaşır. Evet der, her zorlukla birlikte kolaylık vardır (5) Ve ardında berrak bir genişleme ve ferahlık. Bilirsiniz ve beklersiniz bu da geçer ya Hu diyerek bu yüzden. Zira Yaradan’ın vaadi vardır ve onun vaadi şüphesiz haktır. Bilirsiniz, o cenderenin gevşetildiği ve sıkışan göğsün genişlediği bir an illa ki vardır ve o an da illa ki kapıyı çalacaktır.

Bilirsiniz ve hikmetin sahibine sığınıp beklersiniz. Sükun halinde, nedir bu derdin gelişinin hikmeti deyip, yakınmanın gürültüsünden beri, ortalığı velveleye vermeden beklerseniz, hele ki  bu esnada Rabbe karşı hüsnüzan beslerseniz, zorlukla birlikte akan kolaylık rahmet sağanakları gibi düşer yaşam ekranınıza. Ortalığı söylenmenin gürültüsü bürüdüğünde ise hep akmakta olan sağanaklar bizden sebep görünmez olur. Fark edip de bu hali, Ah! deyip sustuğunuz andaysa yeniden görünür olup çıkarlar göz önüne. Zira O, Rahim olan Rahman’dır, O’nun katında geriye dönüş  ve af ve şefkat şükür ki hep vardır.

Lakin tüm bildiklerinize ve şehadet ettiklerinize  rağmen, sükun bulmuş o yerde de, o sükunetli halde de daim kalmak mümkün değildir, sık sık düşersiniz. Düşerken Yüksek bir zekanın yüzde yüz isabetle gönderdiği, anı kolaylaştırıcı, Rabbi ve yalnız olmadığınızı hatırlatıcı şeyler karşınıza çıkartılmaya devam eder. Rüyalar çoğalır bu esnada, sanki bak sonu selamet az sabret der rüya yoluyla. Cendere gevşetilir bazı bazı.. O sıkışan göğsün büsbütün genişlediği ve ohh dediğiniz anı düşündürür bu hal size, ümit çoğalır, rahatlarsınız. Beklersiniz… bazen zelil, düşkün, bazen diri, ümitli ve mağrur.

Zaman aheste geçmeye devam eder, lakin o sıkışma geçmez, hatta cendere daha da artırır gücünü. Daha, daha, daha. Sanki içerideki son hava boşluğunu da giderene dek sıkıştırmak zorundadır vazifesi. Nefessiz kalırsınız.. Öldüm dersiniz ama gene de yaşarsınız. Bir yandan da hala ölmediğinize şaşarsınız. Bazen cenderenin gevşeme sesi duyulur, bazen bir parça nefes alırsınız, ancak tümüyle geçmez. Bir sert dalgayla daha karşılaşırsınız… Bir daha, derken bir daha.. Yoksa geçmeyecek mi, der bir ses içeriden. Cendere büsbütün sıktığında boğazı, ümitler azaldığında Ya Rab, yardımın nerede, diyen başka sesler yükselir.

Sanki bir durma noktasıdır orası. Orada her şey durur. Sesler, manevi yardımlar, diğerleri, rüyalar… Haberdar bir iki dost varsa, onlar da bir bahaneyle ortadan kaybolur. Sanki orada her şeyden azade olmak lazımdır. Ki, durma noktasında Sen ve O kalasınız. Tıpkı doğum gibi ya da ikinci doğum olan ölüm gibi, orada sadece kul ve Rabbi vardır. Orada kul ve Rabbi baş başadır. Aslında Rab her zaman yanımızdadır ama biz başka diyarlarda, başka kapılarda olduğumuzdan O’nunla başbaşa kalamamışızdır. (6) Yakin rüzgarının estiği, yakin rayihasının içe teneffüs ettiği, yakinin daha önce bunca saf tecrübe edilmediği o yerde kalakalırsınız… İşte orada ömürde ilk kez tadılan tarifsiz bir lezzet vardır. Derdin dermana dönüşünü büsbütün değil ama kısmi olarak yaşarsınız.

O durma noktasında çok sırlar saklıdır. Kendinden kendine giden, bin kapılı o bir karışlık yolda bir başka kapıya vardırır o an. Kaçarım dediğiniz ile göz göze, yapamam dediğinizle nerdeyse göğüs göğüse gelirsiniz.. Göğüs göğüse mücadeleyi farkettiğinizdeyse içinizdeki saklı gücün büyüklüğüne şaşakalırsınız. Anlarsınız ki halıyı dövenin maksadı halıyı temizlemektir evet ama sırf bu değildir mesele. Sizi size bildirmektir asıl mesele. Esrar buradadır.

Bünyeye birden zerkedilse öldürebilecek bir ilacın, an be an dozunun artırılması ve hastanın buna bu şekilde alıştırılması gibi, giderek yükselen derdin dozunun artması da bundandır. Rabb, o dozu tam size göre ayarlamıştır. Zira kulun taşıyamayacağını yüklemeyeceğine dair vaadi de şüphesiz haktır. Bu tedaviyle içerde büyük bir gücün uyandırılmasıdır sanki O’nun muradı. Uyandığınız bu noktada derdin lezzete dönüşümünü biraz daha duyumsarsınız, lakin düşmeye de devam edersiniz bazı bazı. Ne ki yavaş yavaş yandırılmaktadır o gücün alevi, alışmak lazımdır. Bazen pes noktasına gelmek, bazen düşmek de bu yüzden olağandır.

Kalırsınız o sessiz, gölgeli, sisli ve yalnız yerde… daha, daha, biraz daha… vakit tamam olunca, kışın ardından baharın, gecenin ardından gündüzün gelmesi gibi karanlığın ardından aydınlığın gelişi görünür an be an. Gözün gözü görmediği o toz bulutu kalkar ortadan, cendere açılır, göğüs genişlemeye, kaslar gevşemeye başlar ve o beklediğiniz rahat nefesi alırsınız. Yeni bir an açılır önünüzde.. içinizde yanmaya devam eden gücün alevi yükselir.. Bilirsiniz, artık çok şey farklıdır.

‘Nasılki baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına, her taife-i nebatatın, tohumların, ağaçların istidadlarını tahrik eder, inkişaf ettirir; herbiri kendine mahsus çiçek açar; fıtrî birer vazife başına geçer.’ (7) dediği gibi Üstad Said Nursi’nin o kesif derdin, o boranın bir manası içerinizdeki, toprağınızda  saklı tohumu çatlatmak ve içinizdeki istidadın ortaya çıkmasını sağlamaktır. Anlarsınız, sert boran, tohumu çatlatan şiddetli bir fırtına görevi görmüştür ve genel geçer dertlerin üstünde olan sert bir dert, az idrak ile gösterir ki  yeni bir doğuma en büyük vesiledir. Yeniden doğarsınız, evet. Dert giderken, farkedersiniz ki sadece size sizi anlatmakla kalmamıştır size dünyanın fıtratını, beşerin fıtratını ve daha nice şeyi de anlatmıştır.

 


(1) Sopayla halıyı döven, esasında halıyı, kilimi dövmez. Sadece tozunu silkelemektedir! (Hz. Mevlana)

(2) Hz. Mevlânâ bir gün eve gelir, oğlunu üzgün görür. Sebebini sorar.
Oğlu: “Hiç…” der.
Hz. Mevlânâ dışarı çıkar.
Kapıda asılı bir kurt postu vardır, onu alır üstüne giyer. Ellerini havaya doğru açıp ulamaya başlar.
Oğlu babasının bu haline bakıp güler.
Hz. Mevlânâ:
“Evladım, gördün mü?” der.
“Dünya dertleri de işte böyledir. Kurt, aslında korkutucu bir hayvandır. Ama sen o postun arkasında babanın olduğunu bildiğin için korkmadın ve güldün.
İşte bütün dertlerin arkasında da RABB’inin olduğunu bil ve O’na güven.” der)

(3) Allah’ın istemediği şeyler gelip seni bulmaz. Sana erişen şeyler O’nun takdir ettiği ve uygun gördüğü şeylerdir. Hz. Ali (r.a)

(4) Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş,. Bürhân sorardım aslıma aslım bana bürhân imiş. (Niyazi Mısri)

(5) Demek ki, her zorluğun yanında bir de kolaylık var.

Evet o zorlukla beraber bir de kolaylık var! (İnşirah Suresi)

(6) Bir vâiz, kürsüde âhiret ahvâlini anlatmaktaydı. Cemaatin arasında Şeyh Şiblî Hazretleri de vardı. Vâiz efendi, Cenâb-ı Hakk’ın âhirette soracağı suallerden bahsederek:

“–İlmini nerede kullandın, sorulacak! Malını-mülkünü nereden kazanıp nereye harcadın, sorulacak! Ömrünü nasıl geçirdin, sorulacak! İbadetlerin ne durumda, sorulacak! Harama-helâle dikkat ettin mi, sorulacak!..”

Bunların ardından; “Şunlar şunlar da sorulacak!..” diye, hepsi de son derece mühim olan pek çok husus saydı. Fakat bu kadar tafsîlâtlı îzâha rağmen, meselenin özüne dikkat çekilmemesi üzerine, Şiblî Hazretleri yumuşak bir üslûpla vâize seslendi:

“–Ey vâiz efendi! Suallerin en mühimlerinden birini unuttunuz! Allah Teâlâ esas şunu soracak:

«Ey kulum! Ben hep seninleydim, sana şah damarından daha yakındım; fakat sen kiminleydin?!»

(7) Mektubat/100

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...